- 1
- 2
Yazar olma yolunda ilerlerken..
Merhaba arkadaşlar,
Hikayemin iki bölümünü yayınladım Sizin gibi kitap kurtlarının öneri, destek ve tavsiyelerinize ihtiyacım var.
Hikayemi wattpad üzerinden yayınladım. Desteğinizi bekliyorum;
Hikayemi okumak için Aşagıdaki linke tıklamanız yeterlidir. Şimdiden teşekkür ederim.
http://www.wattpad.com/111899416-han%C4%B1meli-1-b%C3%B6l%C3%BCm-giri%C5%9F
Yapıcı eleştiri yapabiliyor muyuz :) Darılmaca olmasın sonra
saygı çerçevesinde tüm yorumlara açığım
Metnin ilk paragrafı şu şekilde:
"Otobüsün durup kalışları sanki saatlerimi alıyordu. Biran önce durağa varmak ve reklamcıya karar verdiği ismi söylemek istiyordum. İçimde kocaman bir heyecan, hiç durmayan kelebekler çırpınıp duruyordu sanki içimde."
Metnin ilk paragafının 3 cümlesinde de anlatım bozukluğu var.
- "Otobüsün durup kalışları" yerine "otobüsün duruş kalkışları"
- "Biran önce durağa varmak ve reklamcıya karar verdiği ismi söylemek istiyordum"
öncelikle "biran" ayrı yazılır "bir an" şeklinde. "reklamcıya karar verdiği ismi söylemek istiyordum" bu cümleyi tekrar okuyun lütfen ne demek istediğimi anlayacaksınız.
- "İçimde kocaman bir heyecan, hiç durmayan kelebekler çırpınıp duruyordu sanki içimde." gereksiz sözcük kullanımı ve yüklem eksikliği
Bunların dışında metinde birçok kural hatası var. Tavsiyem bir hikaye yazmaya başlamadan önce Türkçe dil bilgisi ve imla kurallarını çok iyi öğrenmelisiniz. Ve metinden gördüğüm kadarıyla bir süre bunlarla uğraşmanız gerekecek. Zira metni okumak işkenceye dönüşebiliyor
Evet haklı olabilirsiniz. Şunu söylemek istiyorum ben amatörüm tabiki bunları dikkate alacağım fakat, noktalama işaretleri ve anlatım bozuklugu yayınevleri tarafından düzenleniyor. Hatta parağraflar bile. Onun için sizden konunun içerigi ile ilgili eleştiri duymak isterim.
bir tavsiye vermek isterim ben de. Yazdıklarınızı bitirdikten sonra, birkaç gün bekleyerek, sesli okuyup düzletmeler yaparsanız, metin içindeki gereksiz tekrarları kolayca fark edebilirsiniz.
İnsanın kendi yazdığı şeyde kusur görmesi oldukça güç, çünkü yazarken tekrar tekrar okuyor, metni bir şekilde kanıksıyor, ama eğer bekletirseniz, hataları fark etmek kolaylaşıyor.
Bazı teknik hatalarınıza dikkat çekmek istiyorum izninizle:
"Otobüsün durup kalkışları sanki saatlerimi alıyordu. Biran önce duraga varmak ve reklamcıya karar verdigi ismi söylemek istiyordum.İçimde kocaman bir heyecan , hiç durmayan kelebekler çırpınıp duruyor sanki içimde."
* "Biran" değil "bir an" olması lazım.
* "...karar verdigi ismi söylemek..." Burada sanıyorum verdiği demek istediniz.
* "İçimde kocaman bir heyecan , hiç durmayan kelebekler çırpınıp duruyor sanki içimde." Burada "içimde" sözcüğü iki defa tekrar ettiği için anlatım bozukluğu denebilir, ancak cümleye ahenk katması açısından böyle bir tekrar tercihi de elbette söz konusu olabilir.
"Yıllar sonra istediğimi yapmış, tüm ömrüm boyunca çektigim dertler sıkıntılar bu ofis sayesinde sonunda sona ermişti. Bu ofis benim hayat kaynagım olacaktı. Aslında kendime kızmıyor değilim. Ya işim olmazsa? Ya kimse ofisime ugramazsa? kötü düşünceleri aklımdan silip kendime geldim. İnecegim duraga gelmiştik sonunda."
* "Yıllar sonra istediğimi yapmış, tüm ömrüm boyunca çektigim dertler sıkıntılar bu ofis sayesinde sonunda sona ermişti." Burada "..yapmış," yerine "..yapmıştım." olmalıydı.
* "Aslında kendime kızmıyor değilim." Paragraf o ana kadar birleşik zamanlı fiillerle giderken bu cümlede basit zamana dönmüş.
"Hızlıca inip yürüme mesafesindeki reklam şirketine girdim. Beni herzamanki gibi boyu fazlasıyla uzun olan sekreter karşıladı. Farkında olmadan 1 hafta içinde buraya ne kadar çok ugradıgımı farkettim.Günlerdir ofisimin ismini bulamamak çileden çıkarmıştı beni.Ama sonunda bulmuştum. Bülent beyin kapısına geldim ve iki tıktan sonra içeri girdim beni güler yüzlülükle karşıladı. Bende gülüyordum hatta sırıtıyordum. Bundan olsa gerek hemen anladı."
* "herzamanki" değil "her zamanki" olmalıydı.
* " Farkında olmadan 1 hafta içinde buraya ne kadar çok ugradıgımı farkettim." Burada "farkettim" değil "fark ettim" olmalıydı. Ayrıca, "farkında olmadan" ifadesinin, fark etmek fiili bu anlamı zaten içerdiği için "dilde en az çaba yasası" gereğince gereksiz olduğunu düşünüyorum.
* "...içeri girdim beni güler yüzlülükle karşıladı." Burada "girdim" sözcüğünden sonra bir virgül gelmeliydi.
* "Bende gülüyordum hatta sırıtıyordum." "Bende" değil "ben de" olmalıydı. Ayrıca sırıtmak fiili anlam olarak gülmek fiilini içerdiği için ikisini bir arada kullanmak anlatım bozukluğuna yol açar.
"-Buldunuzmu ofisinizin ismini?" Burada "buldunuzmu" değil "buldunuz mu" olmalıydı.
"-Evet sonunda içime sinen bir isim buldum. Kimsenin fikrini almadan geldim çünkü kararımı değiştirmelerine izin veremem. diye gülümsedim." Burada "...izin veremem." ifadesinden sonra virgül gelmeliydi.
Yazınızın bir kısmını inceledim. Umarım yararlı olmuştur. Sevgiler.
Naçizane bir tavsiyem de, dile hakim olmadan yazar olunamaz. Bırakın yazar olmayı düzgün iletişim dahi kurulamaz. İmla ve noktalama kuralları da dile hakimiyetin bir göstergesidir. O yüzden teknik tarafına da bir zahmet göz gezdirin.
Arkadaşlar sağlam ve oldukça yapıcı eleştirilerde bulunmuşlar.Dikkate almanız çok iyi olur.Biçim olmadan öz yavan kalır;öz olmadan biçim de kuru kalabalıktan ibarettir.Bu ikisi arasında ki denge yazarlık kalitesini ve karakterini ortaya koyar kanımca..Yayın evlerinin yeniden düzenleme çalışması yapması yazarın yazıyı baştan savma yazmasına neden olamaz.
Kardeşim daha çok yaz daha çok yanıl daha çok öğren ve ders çıkar yanlislarindan.diyelim ki mükemmel bir yazar oldun yinede Şansın yok tabi yabancı isim kullanmazsan.
fantastikdelisi yaş kaç merak ettim
Şunu da söylemek lazım, koca koca yayınevlerinden çıkmış kitaplarda düzeltilmeden bırakılmış bu kadar da olmaz denilen bir sürü hata oluyor. O yüzden hiç yayınevleri düzeltir falan diye düşünmeyin. İlk düzeltmeniniz kendiniz olun. Denildiği gibi çok yazın çok hata yapın ama hatalarınızdan ders çıkarın. Piyasada o kadar çok yazar geçinen "cümle dizici" var ki. Siz amatörlüğünüzde dahi onlardan olmayın bence.
Öyle abi Türk yazarlar ilgi görmüyo.
Hakliyim üstüme gelinmesin lutfen:)
Tüm yorumlarınız için çok teşekkür ediyorum.Dil bilgisi konusunda eksikliğimi kabul ediyorum. Her dediğinizi dikkate alıcam böylece kendimide geliştireceğim. Herkes Dil anlatım ve anlatım bozukluguna yorum yapmış. Sizden isteğim birde içerige ve konuya yorum yaparmısınız? Daha başından sonu belli mi? yada ne bileyim konu sıkıcı mı işleyişi kötü mü.
NOT: Bu bölümden sonra 1980-1990lara gidilecek hikayede..
@Mavis_incirci yukarıda yazılan mesajları pek tekrar etmemeye çalışarak madde madde gitmeye çalılşayım.
1) İmla ve Yazım: Anladığım kararı ile Romantik/Aşk türünde kitapalr okuyorsunuz genelde. Bildiğim kadaıyla o tür kitap basan yayınevleri pek başarılı çevirmenlerle çalışmazlar. Baskı öncesi yazım ve düzeltmye de çok önem vermezler. Okurluktan yazarlığa geçiş yaptığınız süreçte tavsiyem biraz da "başarılı" çevirmenlerin çevirisi olan klasikler ve edebi açıdan başarılı Türk yazarları okumanız. Okuduğunuz kitaplardaki çeviri ve dil bilgisi hataları benzer hataların sizin yazılarınıza da yansımasına sebep olmuş.
Ayrıca da yayınevi editörleri düzeltme yaparlar, ancak hemen hemen her cümlede imla, dilbilgisi ya da anlam hatası varsa hepsini düzeltemezler. Uğraşmazlar da o kadar zaten. Ya öylece yayınlarlar ya da geri çevirirler kitabı.
2. Anlam Kopukluğu: Hikayenizin başında bir anlam karmaşası/kopuklğu gördüm. Belki de Romantik tür okumadığım içindir bilemiyoum. Sıkıntı şu: Kahramanızım reklam firmasına giderek açmak istediği "İç Mimarlık" ofisinin dış kaplama ve tableasınısipariş ettiriyor. Hanfendi heyecanlı ve hevesli, üstelik de iç imimar :D Dolayısıyla da reklam firmasına isim söyleyip ayrılması bana biraz "özensiz" geldi.
Halbuki isim ve o ismin üzerine yazılacağı kaplamalar ile ilgili çeşitli tasarımlar yapmasını ve elinde/kolunun altında rulolar ve kağıtlarla ofise giderek ne tür bir tasarım istediğini, bu tasarımın isimle uyum içinde görünmesini sağlayacak detayları anlatmasını beklerdim. Sonuçta iç mimar kadın :D Mevcut haliyle "Ben iç mimarım ve ismi buldum. Gerisini siz taraslayın ve oturtun ben size güveniyorum" deyip çıkmış bir kadın imajı çiziyor.
Dışarı çıkıp o banka oturdukan sonra da hyecanını ve hayallerini (sanırım romantik kitapların önemli iki malzemesi heyecan ve hayaller) o gün batımıyla özdeşleştirmesini okumak daha iyi olacaktı gibi. Hani kadının yeni ofisiyle ilgili heyecan ve hisleri bir kaç yerde "hok heyecanlıydı" denilerek geçiştirilmiş. O duygular aktarılamamış. Bilmiyoum belki de benim okuduğum tür ve yazarların betimlemelere ve tasfirlere önem vermesiyle ilgili bir şey.
@laplace1234'in tavsiyesini sadece imla için değil, hikayenin amacı için de kullanın. Muhtemelen hikayeyi yazarken o heyecanı ve mtluluğu siz de yaşıyorsunuz. 3-4 gün sonra tekrar okuyu ve sizde oluşturduğu duygu yoğunluğuyla karşılaştırın. Eğer olması gereken duygu ve hyecanı sizde uyandıramadıysa yazım aşamasında aklınızdaki ve içinizdekilere kağıda dökerken kalemin gücünü tam kullanamamışsınız demektir. Bunu geliştirmek için iyi çevirmen elinden çıkmış klasikler ve edebi Türk yazarlar tavsiyemi de unutmayın.
Konudaki yorumları okuyorum özellikle @FallenAngel ve @Spike söylenmesi gerekenleri, üşenmeden detaylıca yazdıkları için bence size çok faydalı tavsiyelerde bulunuyorlar sevgili @Mavis_incirci.
İmla hataları ve yanlışlar illaki olacaktır; özellikle de direkt olarak bilgisayar başında yazıyorsanız. Yani bir kağıda yazıp oradan bilgisayara aktarmıyorsanız eğer -ki sanırım böyle yazıyorsunuz hikayenizi, tercih meselesidir ama hikayenizi yazdıktan sonra bir kaç defa kontrol ederseniz hatalarınızı görmenize yardımcı olur. Kaldı ki Word vb. programlarda bir çok imla hatanızı size gösteren kırmızı satır altı çizgileri var, onlardan yola çıkarak da yanlışlarınızı düzeltebilirsiniz.
@fantastikdelisi adlı arkadaşımızın söylediklerine katılamayacağım. Yabancı isim mevzuları... İlk aklıma gelenlerden; Orhan Pamuk, İhsan Oktay Anar, Refik Halid Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Oğuz Atay gibi yazarlar bu söylediğinizin aksini ispat eden üstadlarımızdandır.
@Mavis_incirci Hikayenizi okudum bu arada. Okumadan bir şeyler karalıyorum izlenimi uyanmasın lütfen. Edebi çerçevede değerlendiremeyeceğimiz bir hikaye olduğunu söyleyebilirim size. Dilin kullanımının ve ifade gücünün yetersiz kaldığı bir hikaye. Sizde sanırım bu yönlerle pek de fazla meşgul olmuyorsunuz. Daha ziyade güzel bir hikaye anlatayım; tatlı, sevimli bir hikaye okutayım insanlara gibi bir gaye güderek yazıyorsunuz. O yüzden devam ediniz tabii ki.
Son olarak diyebileceğim bir yazıyorsanız, lütfen on okuyunuz.
İyi günler dilerim.
OMURGALI BİR İNTEHAR
Selay seni seviyo….
Bir masal biter sessizlik başlar diye Cem Adrian müziği doldu odama. Tabii ki benim söyleyeceğim cümlede ağzımda yarım kaldı. Söyleyeceğim mi yoksa söylemeyeceğim mi?
Uyanmasam uykudan rüyada söyleyecektim. Ama gerçekte söylememe eylemim tüm gerçekliğiyle varlığını koruyacaktı. O halde müzik çalıp uykumdan uyanmazsam Selay’a onu sevdiğimi söylemiş olacak mıydım, rüyamda onu sevdiğimi söylesem selay beni duyacak mıydı?
Gülümsedim durup dururken, yeni bir paradoks ürettiğim için mutluydum. Düşünmeyi severdim. Tıpkı annemi, babamı varlığı yokluğu ve tabii ki selayı düşündüğüm gibi. Ama biraz da bugün ki biyoloji dersini düşünmem gerekiyor. Allah’ım benim sayısalda ne işim var. Neymiş sözelden adam akıllı meslek olamıyormuş muş ta oğulları doktor olacakmış ta güya annemin romatizmalarını ben iyileştirecekmişim. Buna annemin benden fazla inanması yada daha doğrusu ben inanmazken annemin inanması. Çok trajikomik geliyordu bana. Tek yapacağım ancak onun romatizmaları geçsin diye tanrıya dua etmek olurdu. Tabi dua bilimde ne kadar etkiliyse. Henüz dua okuyarak kurtarılan bir hasta görmedim. Belki de vardır ama ben bilmiyorum. Bence insanlar yapacak başka şeyleri kalmadığından tanrıya dua ederler. Ve yalvarmaları ne kadar fazla olursa olsun tanrı onlara sadece yaptıklarının sonuçlarını verir. Bu konuya da nerden geldim şimdi. Önce kendimi kurtarayım da bakalım sonrası bir şekilde hallolunur diye umuyorum. Ama önümde şimdi girecek olduğum bir biyoloji dersi var bakalım kendimi ne kadar tanıyorum. Felsefe ve biyolojiyi en çok bu yönüyle seviyorum biri var olan yanımı biri ruh halimi öğretiyor bana. Rüyadayken istemsiz çalan telefonumu bu kez ben kontrol ediyorum kulaklığım nerdeydi ufff. Neyse ne! Bağıra çağıra şarkı söylemek daha çok hoşuma gidiyor kimi açayım o olmaz o çok neşeli o fazla slow. Haa buldum bilindik bir şarkının cover versiyonu zakkum kaçak. Dinlerken ben kaçar diye bağırıyorum arkadaşlara. Olabildiğince mutlu taklidi yaparak. Biraz adımlarımı sıklaştırmalıyım. Yoksa hocanın alaycı tavırlarına katlanmak zorunda kalacağım. Aksine hocanın bana takılması hoşuma gidiyor ama bir olur iki olur. Üçüncüde atılırsın. Bunu söylemedi hoca ama ima etmeye çalıştı ben anladım. Bunu anlamak biyoloji finalleri kadar zor gelmemişti bana. Daha önce hiçbir hoca seni dersten atımı can demişti hoca. Hayır hocam. İyi ozaman dikkat et bundan sonrada atmasın. Anladım hocam dedim bakışlarımla. O benim anladığımı biliyordu bakışlarımla verdiğim yanıtı okumaya gerek duymadan dikkatini sınıfa vermiş ve konu burada kapanmıştı. Tabi ki geç kalmadığım sürece. Şarkının bitmesiyle otobüs durağı arasında bir dakikadan kısa mesafe vardı. Şarkıyı yeniden başlatmayı gereksiz buldum. Nasıl olsa nakarat başlamadan otobüsün içinde şarkıyı kapamış olacaktım. Onun yerine şarkının ezberimde kalan nakaratını söyleyerek geçirdim otobüs durağına kadar olan mesafeyi. Bir daha bu yolları aynı hevesle yürür müyüz? Kim bilir ne bekliyor kalır mıyız ölür müyüz? Kim bilir dünya gözüyle bir daha görür müyüz? Özellikle son kısmı daha fazla sen tonuyla söyledim farkında olarak ama farkında değilmiş gibi davranarak. 4 sene olmuştu selayı görmeyeli. Ne yapıyordu şimdi acaba. İkimiz de liseden sonra alakasız bölümler seçmiştik alakasız şehirlerde. o yabancı dil bölümü bitirmiş bir Türkçe öğretmeni adayı ben edebiyat merakı olan genç sayısalcı. Belki hayatın bu anlamsızlıkları anlamı birbirimizde aramamızı tercih ettirmişti bize bilmiyorum. Acaba dünya gözüyle tekrar görür müyüm selayı belki de uzaklarda bir yerlerde bir bekleyeni olduğunu hatırlarsa hanım efendi neden olmasın. Ama umutsuzum diye düşünürken ezberimdeki nakaratı da bitirdiğimi fark ettim aynı anda yolda bitmişti. Üzerime doğru çevrilen şaşkın bakışlara güldüm geçtim. bu bakışlar olağan gelmeye başlamıştı belirli bir müddet sonra Kampüs dolmuşu geldi. Hayret bu kez oturacak yer bulmuştum. Küçük şeylerden mutlu olan ben için bu büyük bir mutluluktu. Kitap almadım yanıma kulaklığım da yok. Ne yapcam ben şimdi ya. Sanırım camdan dışarıyı seyretmekten başka yolum yok. Ne yapalım bir kez daha hayatın bana sunduklarıyla yetinecek ve buna uslu bir çocuk gibi uyacaktım. Gidiyoruz. Hayat hastanesinde inecekler… Bu isim bana gerçekten komik gelmişti bir o kadar realist. Hayat hastanesi. Çok mu düşünmüşlerdi bu ismi koyarken. Hayat hastanesinde ki hayatında iyileşmek için hayat hastanesine gitmek tıpkı rüya içinde rüya görmeye benziyordu. Güldüm geçtim. Zaten özel hastane. Param yetmez oraya gül gibi bedava sigorta hastaneleri neyimize etmiyor değimli. Ama sanırım artık hastanelere gereksinim duymayacaktım. Bu söylediğime kendim gülüyorum. Maalesef yanımda espri yapacak bir arkadaşım yok bu kez kendi kendime yetinmek zorundayım.
Kampus otobüsü nihayet okula vardı. Okul personelini her zaman selamlardım. Bu günde selamladım çünkü onlar bunu hak ediyorlar ve personel de bana gülerek karşılık verdi. 420 numaralı sınıf. Geçen sene iyiydi. Birinci kattaydı derslikler ve rahat inip çıkıyorduk. Şimdi 4. kata koydular. Nefesim karnımda kalıyor acaba astımlı numarası yapsam dekan bana personel asansörünün şifresini söyler miydi? Sanırım böyle olan birkaç kişiyi duymuştum. neyse bunu daha sonra düşünürüz dedim kendi kendime. Sınıfın kapısındayım. Ooo can merhaba nasılsın nasıl gidiyor diyorlar arkadaşlar ilgiye muhtaç birine gösterilen yapay bir merhametle. Bende onlara hak ettikleri kadar samimi gülümsüyorum. Hoca nerde diye sorduğumda misafirleri var geçerken gördüm daha beş dakika gelmez buraya dedi Kürşat. İçimden bana soluklanma fırsatı verdiği için hocaya misafirlerine ve kürşada eşit oranda teşekkür edecektim ama olmadı. Çünkü bir teşekkürü 3 e böldüğünde ½ 33.333 diye uzardı payda. Bir çift sayının 3 e bölünmesi hiçbir zaman tam sayı çıkmıyordu. Tıpkı bir kalbin ikiye bölünmesi gibi bir yerlerde eksik öte yerlerde fazla çıkıyordu sonuç. . o halde teşekkürdeki takdir hakkımı kürşattan yana kullandım. Teşekkürler Kürşat. Dedim içimden derken hoca gözüktü kapıda. Günaydın arkadaşlar dedi. Fakat biz sağ ol demedik. Bunu hocanın da umursadığını sanmıyorum. Bana döndü gülümsedi. Sen adam olacaksın ama ne zaman bilmem dedi bende gülümsedim. Hoca başladı tekrar;
“Geçen hafta nerede kalmıştık?”
En son omurgalılar diye başlık atmıştınız hocam burada kalalım demiştiniz.
“Evet, arkadaşlar ne biliyoruz omurgalılar hakkında?”
Sınıfta artık kemikleşmiş olan bir grup hariç parmak kaldıran çıkmadı. Hoca onlara söz verdi. Yaptıkları tanım üç aşağı beş yukarı birbirlerini tutuyordu. hoca onlara teşekkür edip tahtanın başına geçti.
Omurgalılar yazıp altına şu tanımları ekledi;
“Vücutlarında kemik ve kıkırdaktan yapılmış iç iskeletleri bulunur.
• En gelişmiş canlı grubudur.
• Doku ve organ gelişimi en yüksek derecede bulunur.
• Vücutlarında özel görevler yapan sistemler bulunur.”
Konuyu tanımlaması bitince hoca tekrar bize döndü
“Anlattıklarıma bakarak omurgalı canlı tiplerine örnek ne olabilir sizce arkadaşlar?”
At, maymun , … Sıra bana gelince “Sanırım omurgalılara en iyi örnek insandır hocam.” dedim. Aferin dedi. Söyle insanın omurgası nerde bulunur?
Herkesin bildiği gibi omurganın sırt tan kuyruk sokumuna kadar uzandığını biliyoyordum fakat verdiğim cevap bundan farklı oldu. İnsanın omurgası kalbindedir hocam dedim. Çünkü cesaret ve kişilik insanın dik durmasını sağlar ve omurgaların başlıca görevi canlıları dik tutmak ve hareket serbest kesi oluşturmaktır. İnsanlar omurgalıdır ama her insanda omurga aynı görevleri işlemez. Tıpkı ayağı olduğu halde sakat olan insanlar gibi.
Dersimiz edebiyat değil. Bunları kompozisyon dersinde yazarsın. Ben elle tutulur gözle görülür şeyler istiyorum senden. Öznel tanımlar değil. Hay hay dedim içimden gülümsedim ve yerime oturdum arkadan hoca başka birini kaldırdı;
İnsan omurgası: Omurların üst üste sıralanması ve birbirine bağlanmasıyla gövdenin arkasında orta çizgide yer alan, gövdenin ağırlığını taşıyan, kafatasından leğen kemiğine kadar uzanan kemik sütundur. Hoca başıyla onayladı. Ve konunun ayrıntılarını yazdırmaya girişti. Beylik hoca tehdidiyle “ Bunları not alın sınavda çıkar!” not almayı daha doğrusu dersi dinlemeyi pek düşünmüyordum şuan. Aklımı kurcalayan konular yeterince çoktu. Burada çokluk kavramını ne kadar kullanmam doğru bilmiyorum. Aslında bir konu vardı. Ama onlarca konunun hacmini taşıyordu zihnimde. O halde sözümü düzeltmeliyim nasıl olsa kendi kendime konuştuğum için kimse beni duymamıştır. Kimse hatamı anlamaz. Aklımı kurcalayan konular yeterince büyüktü. Selay durup dururken mesajlarımı yanıtlamamaya başlamıştı. Neden olduğunu bilmiyordum suskunluğunun. Ve kafamda sebebi ben olmayan bir eylemimin sonucunu araştırmaya çalışıyordum sahi varlıktan yokluk çıkınca kaç kalıyordu. Bazı şeyler sonuçları bulunsun diye değil düşünülsün diye varlar. Tıpkı selay da öyleydi. Sanki kendisini daha çok düşüneyim diye susuyordu bana.
İyi akşamlar çocuklar bu konuyu eve gidince araştırın. Bunlar önemli konular tabi varlıkla ne kadar ilgilenirseniz o kadar önemini kavrarsınız. Ders bitmişti bunun farkında olmadığıma şaşırmadım. Ve sessizce kâğıt kalemimi sıranın üzerinden aldım. Ve eve gitmek üzere sınıf kapısına yöneldim. Aklıma selaya tekrar yazmak geldi. Facebook hesabıma her zaman cevap veremem numarama yazarsın dediğinde bu kez susmayacağını düşünmüştüm ve sevinmiştim. Biliyor musun demiştim ona bu gün konuştun ya benle 5 kitap bağışlayacağım bir ilkokula ben okumayı tekrar öğrendim yazılarınla varsın bu vesileyle başka çocuklarda okusun diye ama selay önemsememişti. Okunmayacağına emin olduğum bir mesaj yazdım sonra sildim sonra tekrar yazdım. Minik Bir şiir gibiydi yazdığım. “Büyüyorum, her geçen gün biraz daha büyüyorum yokluğunla sevdiğim. Tut beni ki, içimde kaybolmasın peygamberlerin soluklandığı bakir semalar”. Yolladım Selaya cevap verip vermeyeceğini bilmeden. Mp3 ümün kulaklığını yanıma almadığım için tekrar sesli moda müzik açtım. Cem adriandı bu kez unutursunu söylüyordu.
“Sus sessiz ol çocuk, şarkı henüz bitmedi
Kalbine hâkim ol çocuk, umut daha tükenmedi
Yürü yolları çocuk, yollar henüz bitmedi
İnan, sakin ol çocuk, Tanrı seni terketmedi “
Tanrıdan içimdeki yokluğu görmesini ve tekrar selayı bana döndürmeyi ya da onu unutmayı istedim. Dedim ya sanırım insan sadece ihtiyacı anında tanrıyı hatırlıyor. Sanırım benim yaptığımda bundan başka bir şey değildi herkes gibi. Sustum. Cem in şarkısında geçen Tanrı seni terk etmedi’nin daha sonra kuranda da geçtiğini öğrenmiştim. Bir sözü kurandan önce şarkıda tanımak tanrı ile aramın biraz açık olduğunu gösteriyordu sanırım. Belki de gerçekten öyleydi. Ama tanrı aslında sever hepimizi. Tanrının hepimizi beni bile sevdiğine inandırmaya çalışıyordum kendimi. Durdum kendi kendimi tanrının beni de sevdiği konusunda teskin etmeye çalıştım. Sanırım buna ikna olmuştum. Tanrı bizi sevmişti. öyle sevmişti ki hem, milyonlarca yıl hafızasında tutmuştu bizi tanrı. O halde beni seven tanrı bu kadar üzüntümü duymazdan gelmezdi çünkü o kendine semih adını vermişti yani işitendi. Bu bir kaç bilgiyi de annemin çocukken zorla yolladığı camilerden öğrenmiştim. İyi ki de yollamışsın Anne hiç olmazsa artık tanrıdan bir şeyler isteyebilecek yüzüm var dedim içimden. Yürüdüm durağa vardığımda otobüs kalabalıktı kafam bu kadar kalabalıkken kalabalık bir otobüs çekemezdim durakta oturdum. Sıradaki otobüs geldi ve bindim. Hava karanlıktı ve bu kez sabahki çevre tahlillerimin aksine gözlerimi kapadım kafamı koltuğa yasladım. Gitmeden bir iki bira alayım diye düşündüm belki kafam dağılır ve uzaklaşırım bu boşluktan diye. Az daha ineceğim yeri geçiyordum. Birden heyecanla sıçradım müsait bir yerde kaptan dedim. Yolcular telaşlı halime güldüler ben ise tepkisizce arabadan indim.
“Hayırlı işler kaptan!”
“Sağ ol.”
Bir an önce eve gitmeyi koydum aklıma. Ardından adımlarımı sıklaştırdım. Tekelin önüne gelip içeri girdim. Kendime yeterli gördüğüm miktarda alkol alıp eve doğru yürümeye başladım. Derken telefonumun ışığı ansızın yanıp söndü. Telefonumu dersteyken sessize aldığımı o an fark ettim. Ve içimden bildiğim tüm duaları mesaj selaydan gelmiş olmasını dileyerek okudum. Ama mesaj selaydan değildi. selaydan olmayınca kimden olduğunun önemi de yoktu okumadan sildim. Eve gittim. Kapıyı açınca selam verdim içeri. Karşılık veren olmadı Gökhan bilgisayara dalmış Furkan ise gelmemişti bu benim için iyi sayılırdı. Çünkü onları da muhabbetimle sıkmak istemezdim. Sessizce odama geçtim. Telefonumun ekranı hala karanlıktı. Oysaki iletildi yazısı yazalı 2 saatten aşkın bir süre geçmişti. Sanırım selay susmaya kararlıydı. Neden sustuğunu anlamadan beklemek bir burgu gibi oyuyordu içimi. Sanırım çoktandır cesaret etmeye korktuğum olguya artık daha da yakındım. İlk şişe bitince tatlı bir mayhoşluk sardı beynimi normalde bu his 3.şişenin ortaları ya da 4. şişenin başlarında oluyordu. Kafamdaki düşüncelere verdim. Annem görseydi beni şaşırırdı. Çünkü onun gözünde hiç bir zaman kötü alışkanlıkları olan biri gibi olmadım bana hiçbir kötülüğü yakıştıramaz ki annem benim. Böyle düşününce aklıma düştü bir an sevildiğimi somut olarak duyma isteğim telefonda annemin numarasını tuşlamama neden oldu. Özlem dolu bir Caaan sesiyle açıldı telefon sanırım hayatımda ilk kez bu kadar samimi bir sevgiyle karşılaşıyordum. Annemin sesi duygulandırdı beni ve ağladım. Derslerime çalışıyor muyum? Her gün sulu yemek yiyor muyum arkadaşlarımla iyi geçiniyor muyum uyurken üstümü açıyor muyum? Tamam, anne beni benden fazla düşünüyorsun da bakalım ben bunları hak ediyor muyum? Bir suskunluğa bile dayanamayan oğlunu bu kadar yüceltmene değer mi. Ya oğlun bu kadar şefkatin altından kalkamazsa. Sen bunları düşünmüyorsun biliyorum sadece sevgi gösteriyorsun bana nedensiz niçinsiz. Son olarak param var anne diyorum. Tam kapatmadan dudağımda söyleyip hemen kapatmak için acele ettiğim bir sesle hakkını helal et diyorum. Neden böyle dedin şimdi tabi ki helal olsun ben ne yaptıysam senin için yaptım helallik de laf mı? Ama ne olduğunu söyle can senin canın bir şeye mi sıkıldı . Cevap vermiyor ağlıyorum. Annem 17 saatlik yoldan nekadar fazla endişelenilirse okadar fazla endişeleniyor. Fazla endişelenmemesi için dersten düşük aldığımı söyleyip geçiştiriyorum. Çalışır düzeltirim tamam anne sen bana güveniyorsun ah bide ben kendime güvenebilsem. Kapatıyorum. Masanın üzerine koyarken bir yeni mesaj ibaresi gözüme takılıyor gelen kutusu “Nur-u mah” yazıyor selayın Osmanlıcası ona herkes gibi hitap etmek istemediğim için bunu söylemiştim oda gümüştü. Sanırım onunda hoşuna gitmişti. Mesajı açmaya çalışırken telefonu heyecandan ve sarhoşluktan yere düşürüyorum. Telefon kapanıyor küfredip tekrar telefonu açmaya çalışıyorum. Pin kodunu 3. girişimde ancak doğru girebiliyorum. Mesaj kutusuna bakınca aslında beklediğim fakat bir o kadarda beklemek istemediğim bir mesaj karşılıyor beni. Bir daha bana yazma ben rahatsız etme. Neden diye yazmaya korktum. Peki diyorum. Gözyaşım mesajdan daha hızlı davranıyor telefon elimde ağlamaya başlıyorum. Kalbim demirden bir külçe gibi. Bir ağırlık kaplıyor göğsümü yürürken sendeliyor yalpalıyorum. Ve artık uzun süredir aklımda olan şeyi uygulamanın zamanının geldiğine inanıyorum kendimi en çok çaresiz hissettiğim anda yapacağımı koymuştum zihnimde. Söylemek bile başlı başına bir cesaret meselesiydi adını. Seni tanımadan. İntihar. Oysaki ölümsüz olmak için bir basamak olduğunu bilmiyordum. Artık ölümden korkan bir çocuk gibi değil ölümsüzlüğe koşan bir Gılgamış gibi görüyorum seni. Omurgalı bir duruşla cesaretle ilerliyorum sana. Gülümsüyorum. Hiç kimseye bu düşüncemden bahsetmemiştim. Zaten kimseyi pek fazla ilgilendirdiğimi sanmıyorum. Annemin ardımdan ağlamasına üç babamınkine bir ay mühlet biçiyorum. Varsın oğulları için bu kadar gözyaşı döksünlerdi. Ben onların oğluydum. Ama ben kendim bile olamazken zihnimde, kişiliğim taşıdığım bir kimlik parçasından ibaretti. Selaya da anneme söylediğim hakkını helal et yazısını yazdım. Ama bana dönmedi. Dönse kararımdan vaz gecer miydim bilmiyorum. Sanırım sadece mutlu olurdum son anlarımda. Aklıma kaan ince, özge dirik, yasunari kava bata geldi. Aşk için ölümü seçen kalemşörler kavabata gibi harakiri yapmayı tercih etmedim. benim ölümüm bile şiirsel olmalıydı ölümümle son şiirimi yazmalıydım selaya . Tıpkı şairin dediği gibi” ölümün en süslü haliyle gelirim sana” der gibi olmalıyım. kaan ine ve özge diriğin ki gibi bende yüksekten bırakmayı tercih edeceğim derine. Bu akşam ilk kez alkol aldığıma pişman oldum. Bu işi ayık kafayla yapmak daha anlamlı olurdu. Dışarıya çıkmak için kapıyı açtım kimse bana nereye diye sormadı. Bende onlardan helallik almadım. Nasıl olsa benim yerime bu soruyu onlara soranlar olurdu sonra. Önemsemedim ve Yağmur Kafe’ye doğru gitmeye başladım. neden sonra kafeye ulaşmıştım. Bir çay söyleyip terasa çıktım çayı bitirip bitirmeyeceğime henüz karar vermemiştim titanic filmindeki gibi yapay bir özgürlük maskesiyle “I am king of the world I 'm a dead king!” diye haykırdım. Yağmur iyiden iyiye kendisini göstermişti. bu adam delimi diye etrafımdakiler bana bakıyordu. Biraz sonra bu adam ölümü diye bakacaklarını bilmeden. Gözlerimi örten ıslak saçlarımı kenara çektim. Tanrıdan beni bugün daha çok sevmesini istedim. Evde top oynama denildiği halde top oynayıp camı kıran evladın anneye baktığındaki suçlulukla gökyüzüne baktım ve alkollü şekilde tanrıdan af diledim. Kabul olup olmadığını birazdan görecektim ve tüm konsantrasyonumu toplayıp kararımı uygulamaya giriştim kararlı cesur ve omurgalı bir şekilde. Aşağısı ufacık gözük gözüme benim bulunduğum yerden. İnsanlar sürüler halinde yürüyorlar sokaklarda. Hayatta galip gelebilmesi için, hepsinin bir birinden üstün olması gerekiyor. Son olarak
“ Biraz intihar ölüm demek değildir. Biraz sarhoşluk,
Biraz esrar canımızı yakmaz!
Denizi ıslatmak mümkün mü sevgilim?
İşte bu yüzden bizim üzülmemiz de imkânsız...”
Diyorum sonrada tanrının karşısına onu sevenlerden olduğumu anlaması için tıpkı buluşma yerine gidilince yakaya takılan karanfiller gibi dilime kelime i şehadet i doluyorum. Alkolden aklımda kaldığı kadarıyla. Sıranın sonsuz ile kucaklaşmaya geldiğine şüphe yok. Kalbim alışılmış ritminin dışında bir boksör gibi göğüs kafesimi dövmeye başlıyor kararlıyım ve aldırış etmiyorum. Aklıma jack london’nun martin edeni geliyor keşke bir yerlerde konuşabilme olanağım olsaydı diye düşünüyorum, ama imkânsız olduğuna inanarak. Derken ilk adımı atıyorum. Telefonumu alıp facebook adresime giriyorum ve profilime biraz intihar ölüm demek değildir yazıyor ve telefonumu masanın kenarına koyuyorum sadece anneme kendimden hatıra kalması için düşüp parçalanmaması için. Telefona gösterdiğim özeni kendime göstermediğimi fark edince gülüyorum. Ve İlk adımı atıyorum sonra diğerini sonra diğerini. Rüzgâr da hafif ileriye doğru itiyor beni, vücudumun istediği de bu yönde ona eşlik etmek istiyor sanki. Kendimi aşağıya bıraktığım da saatlerce hava da süzüleceğim hissi var içimde olacaklardan çok uzak. Kendimi bırakıyorum. Gülümsüyorum. ben geldim sonsuzluk …
Bende ayrı bir konu açıp sorsaydınız. Arkadaşın konusu amacından sapabilir.
- 1
- 2
