Fazla Bilinmeyen Muhteşem Kitaplar
Mütekebbirane bir edayla üstüme alındım ve önerdim;
Ütopya Denen Arzu/Fredric Jameson
Şu sıralarda bu kitabı okuyorum. Hayli teorik ve ağdalı kısımlara nüfuz etmekte güçlük çektim ve de yazarın kategorik malumatı dehşete düşürdü beni,cahilliğimden utandım! Devamla; "Ütopya" fikrini felsefi-ideolojik olarak ameliyat masasına yatırmış ve usta bir cerrah misali neşter vurmuş Jameson şu ana dek okuduğum kısımlarda. Heyecanla kitabın "bilimkurgunun ütopik işlevleriyle" ilgili kısımlarına gelmeyi bekliyorum. Bakalım bilimkurgu türüne olan alakam ve merakımı tatmin edebilecek felsefi-siyasi argümanlar ve referanslar bulabilecek miyim?
,
1- Fantastik kurgu sevenler için Gregory Maguire'nin "Lanetli Batının Kötü Cadısı" kitabı
2- Daha önce yazmıştım Nicholas Christopher'in "Yıldızlara Yolculuk" kitabını. Bunun yanına aynı yazarın diğer iki kitabı "Veronica" ve "Franklin Flyer" kitapları
3- Jonathan Carroll'un "Kahkahalar Ülkesi" kitabı.
Tarihi roman severler bu yazarımızı araştırın http://www.ukitap.com/yazar/bekir-buyukarkin.html
buradaki talep ve takas durumuna bakarak fazla bilinmediklerini düşündüğüm:
Macera romanları sevenler için. Okuduğum kitaplardan en güzel iki tanesi.
Kör Dalış-Clive Cussler
Mavi Ufuklar-Wilbur Smith
Stephen King tarzını sevenler için:
Soğuk Ateş-Dean Koontz
Güzel düşünmüşsün. Okurlar da buradan güzel bir okuma listesi oluşturabilirler. Ancak keşke yanına kısa bir not düşülse (tarih, gotik edebiyat, çocuk kitabı, bilimkurgu, polisiye... gibi)
Çünkü, aralarında tarzı olan okuyucuların ilgisini çekmeyecek kitaplar var, kişiye uğraş çıkartıyor.
Benim önerilerim ise :
Anna Milbourne & Louie Stowell - Yunan Mitolojisi (çocuk/mitoloji)
turgut Özakman - Korkma İnsancık Korkma
Latife Tekin - Sevgili Arsız Ölüm
Jose Ortega Y Gasset - Sevgi Üstüne (felsefe)
Firûzan - Parasız Yatılı
Matilde Urrutia - Aşkım Neruda (Karısının kaleminden, Neruda)
Walter J. Ong/Sözlü ve Yazılı Kültür (Sözün Teknolojileşmesi)
Okuma yazma bilmeden yaşayanların zihni mekanizmalarını daima merak etmişimdir, bu sebeple ümmi babamı sürekli gözlemlerim. Yazının icadından evvelki dünya, okuryazar olmayanların düşünüş ve algılayış biçimleri, okuryazarlıkla zihnen-fikren kazandıklarımız ve de manen-ruhen kaybettiklerimiz v.b. gibi konular büyüler beni…
Bu kitap beni ve bu tür konuları merak edenleri onikiden vuran bir kitaptır! Kanadalı filozof/teolog Ong, bu kitapta sözlü kültür ve yazılı kültür arasındaki farkları inceliyor, sözlü ve yazılı kültürlerin düşünüm-anlatım biçimlerini irdeliyor.
Bu tür konulara ilgili (mevcudiyetlerini ümit ettiğim) arkadaşlarda kitaba dair kanaat oluşmasını teminen altını çizdiğim satırların bir kısmını paylaşmak istiyorum;
“Platon, Phaedrus ve Yedinci Mektup yapıtlarında yazı konusundaki endişelerini şöyle dile getirir; mekanik, sorulara kapalı, belleği mahveden, insanlıkdışı bir bilgi işlem yolu.”
“Yazı, bilineni bilenden ayırdığı gibi, kişisel gerçekten de uzaklaştırarak bilgiyi “nesnel” kılar.”
“Sözlü zihin, tanımlarla uğraşmaz.”
“Sözlü iletişim insanları birleştirir. Yazı ve okuma ise kişinin tek başına yaptığı ve kendi iç dünyasına döndüğü eylemlerdir.”
“Bilgi ve belleğin denetimi, yazı ve yazıdan daha da güçlü matbaaayla sağlanınca, eski anlamda kahramanlar aracılığıyla bilgiyi anlatılarda korumak ihtiyacı da kaybolmuştur.”
“Yazı ve matbaa, yalıtır.”
“Okuma yazma bilmeyenler (sözlü insanlar) kelimeleri “işaretler” olarak; sessiz, görsel olgular olarak düşünemezler. Homeros’un kelimeler için standart betimi, “kanatlı kelimeler”dir -geçici, güçlü, ve özgür; hep hareket halinde, ama apayrı bir gücü olan uçuşla insanı sıradan, hantal, ağır ve “nesnel” dünyadan uzaklaştıran, kurtaran kelimeler.”
“Yazı (özellikle alfabeli yazı) bir teknolojidir; araç gereç kullanımını zorunlu kılar.”
“Doğal konuşma dilinin tersine yazı her şeyiyle yapaydır. Yazı “doğal” yazılamaz.”
“Yunan alfabesi herkes tarafından kolayca öğrenilebildiği için demokratikleştiriciydi.”
“Sami ırkının icat edip Yunanlıların geliştirdiği fonetik alfabe, sesi görünür biçime indirgeyen yazı sistemlerinin en esneğidir.”
“Yazı matbaanın icadıyla tamamen içselleştirilmeden önce insanlar, yaşamlarının her anında herhangi bir soyut hesaplanmış zamanın içine yerleşmiş hissetmiyorlardı kendilerini.”
“Sözlü kültürde geçmiş, ataların hüküm sürdüğü ve bugünkü varoluşumuza ilişkin bilincimizi tazeleyebileceğimiz kaynaktır; ve tıpkı geçmiş gibi bugünkü varoluşumuz da maddelenebilir bir alan değildir. Sözlü gelenek, liste, belge ve sayı tanımaz.”
“Sözlükler, yazı ve matbaayla bilinç düzeyinin nasıl değiştiğini yansıtan en yalın kanıttır.”
“Her harfin ayrı bir metal parçasına dökülüp şekillendirildiği alfabe baskısı, ruhsal açıdan yepyeni bir çığır açmıştır. Kelime, üretim sürecinin ayrılmaz bir parçası olmuş, bir metaya dönüşmüştür. Bir dizi baştan belirlenmiş işlemle, değiştirilebilir parçalardan oluşan, karmaşık ama aynı nesnelerin üretildiği montaj hattıyla endüstri tarihinde ilk üretilen ürün, soba, ayakkabı, silah vb. değil, kitap olmuştur. Ve matbaacıların üç asırdır uyguladıkları değiştirilebilir parçalar tekniği, 1700’lerin sonuna doğru endüstri devrimiyle başka eşyaların üretiminde de uygulanmaya başlamıştır. Göstergebilimsel yapısalcıların iddialarına karşın, kelimeyi ve zihinsel etkinliği tam anlamıyla eşyalaştıran yazı değil, matbaa olmuştur.”
“Yazı, özünde sözlü, konuşmaya dayalı olan kelimeyi görsel mekana yerleştirmiştir.”
“Matbaa, sözlü gelenek temelli hitabet sanatını akademik eğitimin merkezinden uzaklaştırmıştır.”
Yukarıdaki paylaşımımı @periyodknesriyat'a ithaf ediyorum ve okuduklarına dair paylaşımlarını arttırmasını talep ediyorum:)
Barbaros bey, sağolasınız, vallahi ne okuyorum ki paylaşayım, sizin okuduklarınızın yanında benimkiler çerez.
Vüs'at O. Bener okuyorum şu ara, Havva adlı öykü derlemesini, bunca tasarruflu olup bunca etkileyici olmak zor iş, bu yüzden çok değerli benim için Vüs'at O. Bener. Türk diline ve edebiyatına birazcık ilgisi varsa okurların mutlaka bir kaç öyküsünü okumalılar. Vüs'at O. Bener genç okur için gömülü bir hazine, neredeyse kimse adını sanını bilmiyor. Ama bilinmeli, okunmalı.
Hatta seslendirilmiş bir tanesini paylaşayım. Bu sesli haliyle daha da etkileyici olmuş Havva öyküsü:
http://www.youtube.com/watch?v=KvtYgcH4luc
“Sözlü iletişim insanları birleştirir. Yazı ve okuma ise kişinin tek başına yaptığı ve kendi iç dünyasına döndüğü eylemlerdir.”
Toplantıya katılımın az olmasını buna bağlayabilirmiyiz acaba ?? :)
Şakayı biryana bırakırsak konuya ilgi duyan arkadaşlar için çok cezbedici bir mesaj olmuş. Bu türlü yazı ve yorumların artması dileğiyle teşekkürler @barbaros.
estağfirullah arkadaşlar, maksat okuduklarımızı paylaşmak, bu tür kitapları-konuları bilmeyen arkadaşları haberdar etmek:)
bülent hocam, yazdıkların iştahımı kabarttı, vüsat o. bener'in buzul çağının virüsü'nü bekletmeyeyim gayri:)
Lanetli Sınıf/İdris Özyol
Sol'dan İslamcılığa geçen şair-yazar İdris Özyol'un 90'lar biterken bir gazetede yazdığı yazıların toplamıdır bu kitap...90'lar bitiyordu, ekonomik krizler bitmiyordu...90'lar bitiyordu, 28 Şubat bitmiyordu...İslamcılar ve Marksistler eziliyor, varoşlar ve kenar mahallelerdeki fakirler ve köyden göçüp gelenler horlanıyordu...Özyol bu yazılarda haykırıyordu; Lahmacun yiyenler, beyaz çorap giyenler, arabesk dinleyenler, başörtüsünden vazgeçmeyenler, overlokçu kızlar adına dikleniyor, meydan okuyordu...Ezan okuyan saatleri olanların, ağlayan çocuk resimleriyle Kabe posterlerini duvarlarına asanların, yarım inşaatlarda düğünler yapanların sesiydi İdris Özyol...
"Ne mutlu yanlış yere konulmuş virgüllere ve "satlık arabalara". Ne Mutlu!" diyordu...
"Hey en arkadaki, hey sen!Toplu resimlerin en köşesinde ve en gerisinde duran.Vitrinlerin dışında ve uzağında duran sen. Cici yerlere alınmayan, kaloriferli mekanlara sokulmayan, şehrin kenarında tutulan kara çocuk!" diyordu...
"İktidar yapacağız "Yarabbim sen büyüksün"ü. Kuran kurslarını, yeşil soğanı, acı biberi, içli şarkıları, delikanlı lügatını iktidar yapacağız.Kimsenin şüphesi olmasın." diyordu...
"Bizim ahlakımız işte bu oğlum; "Arkadaşımın aşkısın", o kadar! Ben yumruğumu ısırarak çekilirim aradan." diyordu...
"Biz aşkı Orhan Gencebay'dan öğrendik ve aşkı Orhan Gencebay'dan öğrenen kızlarla evlendirdiler bizi. Ayakkabılarımızın çamurunu cami çeşmelerinde yıkayarak gittik buluşmalara. Muhallebicilerin en ücra masasında, gömleklerimizin bize ihanet eden yerlerini gizlemeye çalışarak, son ütücülerden, artizlerden, çek-yatlardan ve amcamızın gelinlerinden bahsettik. Ön masalarda oturan orta sınıf aşıklarını ve limonata bardaklarını seyrettik sessizce. Ve ikisi arasındaki benzerliğe bakıp bakıp güldük bir süre. Sonra yine, aynı heyecanla ve evvelden hiç konuşmamış gibi son ütücülerden, artizlerden, çek-yatlardan ve amcamızın gelinlerinden bahsettik." diyordu...
Varoşlara güzelleme, overlokçu kızlara ilan-ı aşk, beyazlara nefretti bu yazılar...
Kem Gözlere Anadolu okuyun derim
@shadywessa, aa sen kitap okuyor muydun? Ben sadece stoklayıp satıyorsun zannetmiştim. İyi okumalar. :")
Dino Buzzati - Tatar Çölü. Belki benim düşündüğümden daha çok bilinen bir kitaptır ancak ben biraz geç okudum. Tavsiye ederim güzel kitaptır. Bu da kitap için yaptığım bir yorum. paylaşmak istedim.
Kalenin tepelerinde kuşkulu bekleyiş, kuzeydeki boş ovanın incelenmesi, kariyer konusundaki kaygılar, bekleyişle geçen
uzun yıllar küçücük basit bir şeye dönüşüverdi."
Giovanni Drogo ataması yapılmış yeni bir teğmen. Yeri konusunda çeşitli yorumlar bulunan bir kaleye doğru yola çıkıyor, yol uzadıkça uzuyor. Öyle bir kalenin varlığından şüpheye düşmek üzereyken uzaklarda bir atlı gözüne çarpıyor ve gençliğinden gelen pervasızlıkla
adama sesleniyor. Neyse ki o tanımadığı rütbece Drogo'dan yüksekte olan asker de kaleye gidiyordur ve böylece Drogo rahatlar. Rahatlar ama yıllar sonra o yabancı askerin yerine kendisi geçtiğinde, pişmanlığın kaybedileni geri getirmeyeceği gerçeği sıkı bir tokatmışçasına yüzüne çarptığında ne rahatlık kalır ne de gençliği.
Kaleye vardığında ise bu ıssız, etrafında sadece çöl olan yerde umduğunu bulamamanın getirdiği çaresizlikle bir an önce geri dönebilmenin yollarını aramaya başlar. Isterse dört ay kalıp gidebileceği söylenir ve o da kabul eder.
Sıradan, sıkıcı bir hikaye değil mi? Peki sonrasında Drogo napıyor? Elindeki dört ay, dört seneye mi dönüşüyor yoksa otuz dört seneye mi?
Peki yazar ne anlatmaya çalışıyor o halde?
Insanlar olarak sisteme girmeye, alışkanlıklarımızın kölesi olmaya, bir kere düşünmeye başladık mı ardını hesap edemeden ve hayatı kaçırarak kendi bunalımımızda boğulmaya ve inatla kıvrımlı bir beyne, düşünme ve değiştirme yetisine sahip oluşumuzu görmezden gelmeye, kendi kendimizi nasıl mahkum ettiğimizi asla bilemeden ve anlayamadan ölmeye mecbur yaratıklarız.
Çünkü ne saatler ne de haftalar ölüm için bir uzaklık birimi sayılmayacak kadar küçüktürler. Bunlar bir araya gelerek ve aralarına vazgeçmeye oldukça meyilli olduğumuz hayallerimizi, planlarımızı dahil ederek bizleri de sürüklerler.
Sıradanlığın içerisinde zaman bu yüzden çabuk geçer. Hiçbir şey yapmadan geçirdiğimiz vakitler nasıl da hızlı akar değil mi?
Peki ya meşgul olduğumuzda? Sürekli hareket halinde olduğumuzda hayatta bir çok şeye zamanımız yeter, açıldıkça açılır ve hayatın sıradan olmayan akışıyla dolup taşarız.
Bunu farketmek neden bu kadar güçtür?
Tatar Çölü kesinlikle harika bir kitaptır. Ben de tavsiye ederim.
Büyülü bir yan vardır Drogo'nun bekleyişinde.
Hayata hekim olarak başlayıp şu sıralarda aktörlük ve senaristlikle uğraşan, Bir Zamanlar Anadolu'da filminin senaryosunda ve oyuncu kadrosunda gördüğümüz, Yozgat Blues filminin başrolünde döktüren Ercan Kesal'ın Peri Gazozu kitabı şiddetle tavsiyedir arkadaşlar.
devam etsek bu konuya:)
Lawrence Block'un Matthew Scuder adlı dedektif kahramanına dair yazdığı polisiye seri muhteşemdir, hatırlatayım:)
Arnaldur indradason polisiyelerini tavsiye ederim.izlanda polisiyeleri sevenler icin iyi bir isimdir.
