En Güzel Öyküler
BORULAR
Yedinci sınıfa geçtiğimde okula bir psikiyatr getirdiler, psikiyatr bizi bir dizi uyum sınavından geçirdi. Bana arka arkaya yirmi adet farklı kağıt gösterdi ve üzerlerindeki resimlerde ne gibi tuhaflıklar gördüğümü sordu. Hiçbirinde bir tuhaflık görememiştim, fakat ısrar edip ilk kartı bana tekrar gösterdi. -Üzerinde çocuk resmi olanı- "Bu resimde nasıl bir tuhaflık görüyorsun?" diye sordu yorgun bir sesle. Bir tuhaflık görmediğimi söyledim yine. Sinirlendi ve "resimdeki çocuğun kulakları yok, görmüyor musun?" diye sordu. Gerçekten de resme tekrar baktığımda çocuğun kulaklarının olmadığını fark ettim. Ama onun dışında bir tuhaflık yoktu resimde. Psikiyatr bana "ileri derecede algı bozukluğu" teşhisi koyup, marangozluk meslek lisesine nakil olmamı sağladı. Meslek lisesine gittiğimde testere tozuna alerjik olduğum ortaya çıktı, bu sefer de metal atölyesine gönderdiler beni. Oldukça becerikliydim aslında, ama yaptığımdan zevk almıyordum. Doğrusunu isterseniz, hiçbir şeyden pek zevk almıyordum. Okuldan mezun olduktan sonra boru imal eden bir fabrikada iş buldum. Fabrikayı ülkenin en iyi teknik üniversitesinden diploması olan bir mühendis yönetiyordu. Son derece zeki bir adamdı. Ona kulaksız bir çocuk resmi falan gösterseniz anında fark ederdi.
Mesaiden sonra fabrikada kalıp kendime kıvrık bir yılanı andıran tuhaf borular yapıyor, içlerinden misket yuvarlıyordum. Aptalca, biliyorum, üstelik hoşuma da gitmiyordu, ama yine de yapıyordum.
Bir gece gerçekten karmaşık bir boru yaptım, bol kıvrımlı ve dönemeçli. İçine misketi yuvarladığımda öteki uçtan çıkmadı. Önce ortasında bir yerde sıkışıp kaldı sandım, ama yirmi kadar misketle denedikten sonra kaybolduklarını anladım. Bütün bu anlattıklarımı aptalca bulduğunuzu biliyorum. Herkes bir misketin durup dururken yok olmayacağını bilir, ama misketleri borunun bir ucundan yuvarlayıp öteki ucundan çıkmadıklarını gördüğümde ben olayı tuhaf bile bulmamıştım. Olağan bulmuştum hatta. Kendime aynı biçimde bir boru yapıp, içine girmeye ve kayboluncaya kadar sürünmeye işte o zaman karar verdim. Fikir aklıma geldiğinde o kadar mutlu oldum ki yüksek sesle güldüm. Hayatımda ilk kez gülüyordum, yanılmıyorsam.
O günden sonra gecelerimi devasa borumu yapmaya ayırdım. Sabaha kadar çalışıyor, sabah olduğunda parçaları depoya gizliyordum. Yirmi günümü aldı boruyu bitirmek. Son gece parçaları birleştirmek beş saatimi aldı, bittiğinde boru atölye döşemesinin yarısını kaplamıştı.
Borumun bitmiş halini gördüğümde bir keresinde bize, sopaya gerek duyan ilk insanın kabilenin en güçlü ya da zeki insanı olmadığını söyleyen sosyoloji öğretmenimi hatırladım. Diğerleri sopaya gerek duymazken o duyuyordu. Zayıflığını örtmek ve hayatta kalmak için sopaya diğerlerinden daha fazla ihtiyaç duyuyordu. Dünyada kaybolmaya benden daha fazla ihtiyaç duyan birinin bulunduğunu sanmıyorum, bu yüzden ben keşfettim o boruyu. Ben keşfettim, fabrikayı yöneten teknik üniversite mezunu mühendis değil.
Borunun içinde sürünmeye başladım, öteki uçta neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Misket öbeklerinin üzerine oturmuş kulaksız çocuklarla karşılaşacaktım belki. Mümkündü. Borunun belli bir noktasını geçtikten sonra neler olduğunu tam olarak bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da burada olduğum. Şimdi bir meleğim galiba. Yani, kanatlarım var, başımın üzerinde de bir hale. Benim gibi yüzlerce insan var burada. İlk geldiğimde herkes yere çömelmiş benim birkaç hafta önce boruya yuvarladığım misketlerle oynuyordu.
Cennet'in hayatlarını iyilik yapmaya adamışların yeri olduğunu sanırdım, ama öyle değilmiş. Tanrı böyle bir karar vermeyecek kadar merhametli ve müşfik. Cennet dünyada gerçekten mutlu olamayanların yeri. Bana buraya kendilerini öldürerek gelenlerin hayatlarını tekrar yaşamaları için dünyaya geri gönderildiklerini söylediler, çünkü ilk seferinde hoşnut kalmamaları ikinci seferinde uyum sağlayamayacakları anlamına gelmiyor. Ama gerçekten uyum sağlayamayanların sonunda geldikleri yer burası. Hepsi değişik yollardan gelmişler Cennet’e.
Buraya Bermuda Şeytan Üçgeni'nin belli bir noktasında uçağa takla attırarak gelen pilotlar var. Mutfaklarındaki dolaplara girerek gelen ev kadınları var. Sırf içlerine girip buraya gelebilmek için uzayda topolojik büklümler keşfeden matematikçiler var. Şayet orada mutsuzsanız ve birileri size ciddi bir algı sorununuz olduğunu söylüyorsa, buraya gelmek için kendi yolunuzu bulmak zorundasınız. Bulursanız lütfen bir deste iskambil kağıdı getirin, çünkü misketten gına geldi.
Etgar Keret
konuyu açmanızdaki amaç nedir? yazıp bırakmışsınız bilgilendirseydiniz bari
Amaç, sevdiğim bir öyküyü paylaşmaktı.
Güzel bir öyküymüş.
şimdi oldu direk konuyu açınca bir şey anlaşılmıyo
ÖLÜLER NE DİYOR?
Ana Sayfa
Hayatı
Sanatı
Eserleri
ÖYKÜLER
Koruyucu
Kan Davası
Dağ Oteli
Bekleyiş
Ormanda
Bir Aile
İlk Kar
İntikam
Le Horla
Ölüler Ne Diyor?
Drahoma
Şeytan
Bize Yazın
Onu çılgınca sevmiştim! İnsan neden sever? Dünyada sadece bir varlıktan başkasını görmemek, kafasında sadece bir düşünce olmak, yüreğinde sadece bir arzuyu hissetmek ya da dudaklarında sadece bir adın tekrarlanması tuhaf mı acaba? Bir pınarın sularının yeryüzüne çıkmasına benzer şekilde ruhun derinliklerinden dudaklara kadar yükselen, hep söylenen, tekrar söylenen, bir dua gibi her yerde hep fısıldanan bir ad.
Hikâyemizi anlatmayacağım. Aşkın sadece bir hikâyesi vardır ve o zaten hep aynıdır. Tanışmış ve birbirimizi sevmiştik. İşte hepsi bu. Bir yıl boyunca, onun kollarında, onun şefkatiyle, sevgisiyle, giysilerinde, sözlerinde, bakışlarında, ondan gelen her şeye tutkun, ona bağlanmış ve hapsolmuş şekilde yaşamıştım. Her şey o kadar eşsizdi ki, gece miydi gündüz müydü, ölü müydüm, diri miydim, neredeydim, farkında değildim.
Ve işte öldü. Nasıl? Bilmiyorum, hiç bilmiyorum.
Yağmurlu bir gecede eve sırılsıklam döndü. Ertesi gün öksürüyordu. Yaklaşık bir hafta boyunca öksürdü ve yatağa düştü.
Ne olmuştu? Hiç bilmiyorum.
Doktorlar geliyor, yazıp çiziyor ve gidiyordu. İlaç getiriyorlar, hastabakıcı bir kadın da ilaçları ona içiriyordu. Elleri sıcaktı, alnı nemli ve yanıyordu, bakışları parlak ama hüzün doluydu. Onunla konuşuyordum, o da bana cevap veriyordu. Birbirimize neler anlatmıştık? Bilmiyorum. Her şeyi, evet her şeyi, her şeyi unuttum. Ölüp gitti; o son, o zayıf iç çekmesini çok iyi hatırlıyorum.
“Ah!” dedi hastabakıcı kadın. O an anladım! Artık hiçbir şey bilmiyordum. Hiçbir şey... “Metresiniz” diye konuşan bir papazı gördüm. Ona hakaret ediyor gibi geldi bana. Mademki ölmüştü o, artık bunu kimsenin söyleme hakkı yoktu. Papazı kovdum. Bir başka papaz geldi; iyi ve hoştu. Bana ondan söz edince ağladım.
Toprağa verme konusunda bir sürü soru sordular bana. Hiç hatırlamıyorum.
Bununla birlikte, tabutunu, onu içine koyup tabutun çivileri çakılırken duyulan çekiç darbelerinin sesini çok iyi hatırlıyorum. Ah Tanrım!
Gömüldü. Artık bu çukurun içindeydi! Birkaç kişi, birkaç arkadaş gelmişti mezarlığa. Kaçtım oradan, koştum.
Sokaklarda uzun süre yürüdüm. Sonra eve döndüm. Ertesi gün seyahate çıktım.
Dün Paris’e döndüm.
Odamı, odamızı, yatağımızı, eşyalarımızı, ölümünden sonra ondan geriye kalan her şeyin bulunduğu bu evi yeniden görünce, içimi öyle büyük bir üzüntü kapladı ki, az daha pencereyi açıp kendimi sokağa atacaktım. Ondan kalan her şeyi sarıp sarmalayan, onun bedeninden, soluğundan kalan her şeyi, binlerce zerreyi barındıran bu eşyalar, duvarlar arasında kalamazdım. Dışarı çıkmak için şapkamı aldım. Kapıyı varmadan önce, onun hole koydurduğu büyük aynanın önünden geçtim. Dışarı çıkmadan önce bu aynada tepeden tırnağa kendisine bakar, giysilerinin kendisine yakışıp yakışmadığını, giydiklerinin, saçlarının güzel olup olmadığını incelerdi.
Sık sık onun görüntüsünü yansıtan bu aynanın karşısında kalakaldım. Ayna onu o kadar sık yansıtmıştı ki, onun görüntüsünü de muhafaza ediyor olmalıydı.
Orada, gözlerimi cama dikmiş, düz, derin, boş aynanın önünde titreyerek duruyordum. Benim bakışlarım kadar sevdalı, benim kadar ona vurgun olan o ayna yine de tümüyle onu içinde saklıyor olmalıydı. O aynayı sevdiğimi anladım. Ona dokundum; soğuktu! Oh! Anılar, anılar! Bütün acıları çektiren o korkunç, o yaşayan, o ölü, o acı veren, yakan ayna! Bir aynada yansımaların kayması ve yok olması gibi sakladığı, gördüğü, önünden geçen her şeyi, sevgisine ve aşkına sığındığı her şeyi unutan yüreğe sahip insanlara ne mutlu! Ne çok acı çekiyorum. Sokağa çıktım, farkında olmadan, istemeye istemeye mezarlığa gittim.
Mezarını buldum. Üzerinde birkaç kelimenin yazılı olduğu ve mermerden bir haçın bulunduğu basit bir mezar. Üzerinde şöyle yazılıydı: “Sevdi, sevildi ve öldü”.
Oradaydı, o çukurun içinde çürümüştü! Bu ne korku! Alnım toprağın üzerinde, hıçkırıklara boğuluyordum.
Orada epey kaldım. Sonra akşam olduğunu farkettim. O anda, acayip ve delice bir arzu, umutsuz bir sevgilinin arzusu kapladı içimi. Geceyi, mezarında ağlayarak onun yanında geçirmek istiyordum. Ama beni görürlerse, mezarlıktan dışarı çıkarırlardı. Nasıl yapmalı?
Doğruldum ve bu ölüler diyarında başıboş dolaşmaya koyuldum. Yürüdüm, yürüdüm. Burası, yaşayanların diyarının yanında ne kadar da küçüktü! Bununla birlikte, ölülerin sayısı yaşayanlarınkine göre ne de çoktu. Bağların şarabını, pınarların suyunu içen, ovaların ekmeğini yiyen bize daha büyük binalar, sokaklar, daha çok yer gerekiyor.
Oysa bütün ölüler için, bize kadar ulaşan bütün ölüler için küçük bir toprak parçasından başka hemen hemen hiçbir şey gerekmiyor. Toprak onları alıyor, unutulmuşluk onları siliyor ve elveda!...
İçinde dolaştığım mezarlığın sonunda terkedilmişlerin, yani çok önceden ölenlerin, toprağa karışmayı tamamlamış, artık haçları bile çürümüş olanların mezarlarına, yarın yeni ölenlerin gömüleceği mezarların bulunduğu bölüme geldiğimi farkettim. Burası, güllerle, uzun ve kara servi ağaçlarıyla dolu, kederli ve insan etiyle beslenen büyük bir bahçeydi.
Yalnız, yapayalnızdım. Bir ağaçta büzülüp kaldım. Karanlık ve kalın yapraklı dallar arasında tamamen gizlendim.
Ve alabora olmuş bir geminin enkazına tutunan bir kazazede gibi ağacın gövdesine sarılarak bekledim.
Gece iyice çöküp ortalık zifiri karanlık olunca, gizlendiğim yerden ayrıldım ve ölülerle dolu toprağın üzerinde yavaş ve sessiz adımlarla yürümeye koyuldum.
Uzun zaman aylak aylak dolaştım. Onun mezarını bulamıyordum. Kollarımı öne uzatmış, gözlerim iyice açık, ellerimi, ayaklarımı, dizlerimi, göğsümü hattâ başımı mezarlara çarpa çarpa yürüyor ama onu bulamıyordum. Dokunuyor, yolunu arayan bir kör gibi taşları, haçları, demir parmaklıları, solgun çiçeklerin bulunduğu çelenkleri ellerimle yokluyordum. Parmaklarımı harfler üzerinde gezdirerek isimleri okuyordum. Ne geceydi, ne geceydi o! Mezarı bulamıyordum!
Ay ışığı yoktu. Her yer karanlıktı. Korkuyordum; iki mezar dizisi arasında bulunan küçük yollarda içime berbat bir korku yayılıyordu. Mezarlar, mezarlar, mezarlar. Her yer mezarlarla doluydu. Sağda, solda, önümde, arkamda her yerde mezarlar vardı. Dizlerim tutmuyor, artık yürüyemiyordum. Mezarlardan birinin üzerine oturdum.
Kalbimin çarpıntısını işitiyordum! Başka şeyler de duyuyordum. Neydi bu? Adı koyulamayan karmakarışık bir gürültü! Nereden geliyordu? Sersem sepet olmuş kafamdan mı, karanlık geceden mi yoksa gizemli, insan cesetleriyle dolu toprağın altından mı? Çevreme bakıyordum!
Orada ne kadar kaldım, bilmiyorum. Korkudan kıpırdayamaz hale gelmiş, kendimden geçmiştim; bağırıp çağırmaya ve ölmeye hazırdım.
Birden, üzerinde oturduğum mermerden kapak taşı hareket ediyormuş gibi geldi bana. Evet, sanki biri onu kaldırıyormuş gibi kapak taşı yerinden oynuyordu. Bir sıçrayışta yandaki mezarın üzerine attım kendimi. Az önce üzerinde oturduğum taşın doğrulduğunu gördüm. Birdenbire ölü göründü, çıplak bir iskelet, kamburlaşmış sırtıyla kapak taşını atıverdi. Görüyordum, gece ne denli karanlık olursa olsun, onu çok iyi görüyordum. Haçın üzerinde şöyle yazıyordu: “51 yaşında ölen Jacques Olivant burada yatıyor. Ailesini, arkadaşlarını çok severdi, dürüst ve namusluydu, Hakkın rahmetine kavuştu”.
Ölü de, mezar taşının üzerindeki yazıları okuyordu. Sonra yoldaki bir taşı, keskin küçük bir taşı aldı ve yazıları özenle kazımaya koyuldu. Yazılanları yavaş yavaş tümüyle sildi, az önce kazıdığı yere boş gözlerle baktı ve bir zamanlar işaret parmağı olan kemiğin ucuyla parlak harflerle yazdı:
“51 yaşında ölen Jacques Olivant burada yatıyor. Acı sözleriyle, mirasına konmak istediği babasının ölümünü çabuklaştırdı, karısına işkence yaptı, çoluk çocuğuna eziyet etti, komşularını aldattı, fırsat buldukça çalmaktan geri kalmadı ve sefilce öldü”.
Ölü, yazmayı bitirince, hiç kıpırdamadan eserini hayranlıkla seyretti. Geriye dönüp bakınca, bütün mezarların açılmış olduğunu, bütün cesetlerin mezarlarından çıktığını, hepsinin, gerçeği kazımak için, aileleri tarafından mezar taşlarına yazılan yalanları sildiğini gördüm.
Ve hepsinin, bu iyi babaların, bu sadık kadınların, fedakâr oğulların, tertemiz lekesiz genç kızların, bu dürüst tüccarların, bu kusursuz olduğu söylenen erkeklerin ve kadınların aslında kendi yakınlarına işkence ettiklerini, kinci, namussuz, iki yüzlü, yalancı, dalavereci, iftiracı ve kıskanç olduklarını, çalıp çırptıklarını, aldattıklarını, utanç verici ve iğrenç her türlü işe karıştıklarını görüyordum.
Hepsi, sonsuz barınaklarının girişine, hayattayken hiç kimsenin bilmediği ya da bilmez göründüğü korkunç, zalim ve kutsal gerçeği aynı anda yazıyordu.
Sevgilimin de, kendi mezar taşına yazmış olduğunu düşündüm.
Artık korkmadan, yarı açık tabutların, cesetlerin ve iskeletlerin arasından onun mezarına koşmaya başladım; onu hemen bulacağımdan emindim.
Kefene sarılı yüzünü görmesem de, uzaktan tanıdım onu.
Biraz önce mermerden haçın üzerinde, “Sevdi, sevildi ve öldü” yazıyordu.
Şimdi okunanlar ise şöyleydi: “Bir gün, sevgilisini aldatmak için dışarı çıktı, yağmura yakalandı, soğuk aldı ve öldü”.
..........................................................
Gün doğarken beni bir mezarın yanından yarı cansız kaldırmışlar.
buda benim çok sevdiğim bir moupassant öyküsü
Ne İşi Var Rufus Wainwright'ın Senin Düğününde
Yedi yıllık ilişkim iki günde bitti. Önce nereden çıktığı belli olmayan basmakalıp bir “düşünmem lazım” muhabbeti. Ertesi gün daha pislik, büyük bir klişe “ben ayrılmak istiyorum”. Üç ay sonra da haberi geldi: Evleniyormuş. “Adam aşırı zenginmiş” diye laf çıktı bir de. Bu ne lan? Yeşilçam filmi gibi. Beni bir Mercedes’e mi sattı? Bir hafta sonra yeni bir haber geldi. Bu sefer daha enteresan bir gelişme... Düğünlerine Rufus Wainwright'ı getiriyorlarmış. Çıkıp şarkı söyleyecekmiş. “Oha lan, herif gerçekten zenginmiş” oldu ilk tepkim. Arkadaşlarım bozulmayıp dalga geçmeme sevindiler. Nasıl arkadaş lan bunlar? Rol yapıyorum işte. İçim parçalanıyor. Kalbim duracak neredeyse. İş ciddiydi masaya kapanıp ağlamamak için alay etmeye devam ettim. “Rufus'a da bak sen. Aç köpek seni. Kanada'dan kalkıp İstanbul düğününe çalmaya mı gelinirmiş?” Gelinle damadın ayaklarını da yıkayaydın bari.
Eve dönerken öyle bir hüzün çöktü ki ne bu çöken tam olarak hüzündü ne de bu hissin içimdeki hareketi çökmeye benziyordu. Hayatta en sevdiği müzisyen Rufus Wainwright'dı. Takıntılı bir ilgisi vardı bu adamın şarkılarına ve sesine karşı. Beni de o tanıştırmıştı kendisiyle. İlk başta çok ağlak gelmişti ama ne yalan söyleyeyim benim de kanıma girdi yavaş yavaş. Ankaralı bir metalciden İstanbul’da yaşayan Rufus Wainwright dinleyen sofistike bir sevgiliye terfi ettim bir anda. Biradan çok şarap içer oldum. Sabahları uyanır uyanmaz çay yerine kahve... Okuduğum gazeteyi bile değiştirdim. Ankara'yı bırakıp yanına taşındım. İş yok güç yok. Her gece sabahlara kadar Rufus'un dokunaklı şarkılarını dinleyerek öpüştük, seviştik, hayaller kurduk. Şimdi Rufus'un canlı performansı eşliğinde evleniyor. Biz bant kaydı eşliğinde çelişkili hayaller kurarken. Bu ne absürt mağlubiyet? Romantizmin hakkı böyle verilir işte. “Abi adam aşırı zenginmiş”. Zengin de laf mı? Onun paraya pula olan düşkünlüğünü hep hissederdim aslında. Şimdi aklıma bir örnek gelmiyor. Hissederdim ama görmezden gelirdim. Evladının sakatlığını gözü görmeyen bir ana gibi. Rufus'u kızın ayağına getirmiş herif. Ben anca bilgisayarın ip'sini değiştirip albümleri kaçak yoldan indirme tüyoları verirken. Tutmuş getirmiş adamı. Düğününde söyleyecek. Oku Rufus! Bir daha söyle. Hadi bir de Türkçe patlat: “Kimler geldi kimler geçti” gelsin.
Yaralı bir hayvan gibi yürüdüm eve. Neresinden vurulduğunu anlamayan ama öleceğini hisseden köpek gibi... Kendisini ısıran köpeğe dönüp bakamayan, omuriliği ikiye ayrılmış kedi gibi... Durulmaz artık bu şehirde. Elimi müthiş bir hırsla cebime attım. Bittin sen Rufus! Aldatan sevgilisinin numarasını telefonundan silen şımarık bir kız gibi tek tek sildim telefonumdaki Rufus Wainwright albümlerini. Ankara'ya dönüş yolunda, yol boyunca Slayer dinledim.
Hakan Bıçakçı, Ot dergisi, Mart 2013
John Steinbeck'in, yatılı okuldayken bir kıza aşık olduğunu yazan oğlu Thom'a yazdığı cevap mektubudur.
kaynak: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/john-steinbeckten-oglu-thoma-ask-icin-minnettar-ol
--
"Sevgili Thom,
Mektubunu bu sabah aldık. Ben şimdi kendi görüşlerimi yazacağım sonra annen de kendininkileri.
Öncelikle- eğer aşıksan- bu güzel bir şey, hatta bir insanın başına gelebilecek en güzel şey. Kimsenin bunu küçümsemesine ya da hafife almasına izin verme.
Aşkın da çeşitleri vardır. Kimisi bencil, doyumsuz, eogist bir aşıktır, aşkı yalnızca kendini yüceltmek için kullanır. Bu çeşit, çirkin ve sakat bir aşk çeşididir. Diğerinde ise, içindeki tüm güzellik dışına taşar- şefkat, nezaket, saygı... O kişinin kendine has ve değerli olduğunu kabul edersin. İlk aşk çeşidi seni hasta eder ve kendini küçük ve değersiz hissetmene sebep olur. Ancak ikincisi içindeki gücü ortaya çıkarır ve seni cesur kılar, şu ana dek sahip olduğunu bile düşünmediğin bir bilgelik sunar sana.
Bunun çocuksu bir aşk olmadığını söylüyorsun. Eğer bu kadar derin hisler besliyorsan, elbette çocukluk aşkı değildir bu.
Ancak tabii bana ne hissettiğini danışacağını sanmıyorum. Sen herkesten daha iyi bilirsin. Ben sana ancak şu konuda yardımcı olabilirim: Ne yapman gerektiği.
Aşk için çok memnun ve minnettar olmalısın. Eğer birini seviyorsan- hayır demende de hiçbir sakınca yok tabii ki- şunu hatırlamalısın ki bazı insanlar çok utangaç olabilirler. Kızlar, erkeklerin ne hissetiğini kolayca anlayabilirler, ancak bunu duymak da isterler.
Bazen de hislerine karşılık alamayabilirsin- ancak bu, o hisleri daha az değerli ve güzel yapmaz.
Son olarak, neler hissettiğini biliyorum çünkü zamanında aynılarını ben de yaşadım ve senin de bu duyguyu tatmandan ötürü çok mutluyum.
Susan'la tanışmaktan memnuniyet duyarız. Dilediği zaman bizi ziyarete gelebilir.
Kaybetmekten korkma. Eğer doğruysa, gerçekleşir. Önemli olan şey acele etmemektir. Güzel olan hiçbir şey elden gitmez.
Sevgilerimle,
Baban"
YUMURTA
Öldüğünde eve gitmek üzere yoldaydın.
Araba kazası oldu. Ölümcül bir kaza olmasının dışında sıra dışı bir şey yoktu. Geride karını ve iki çocuğunu bıraktın. Acısız bir ölümdü. İlk yardım ekipleri seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar ama fayda vermedi. Vücudun tamamen paramparça olmuştu. İnan bana ölmen daha iyiydi.
Ve işte benimle karşılaştığın zaman o zaman.
“Ne… ne oldu?” diye sordun. “Nerdeyim?”
“Öldün” dedim hiç sözü uzatmadan.
“Bir kamyon vardı… Kontrolden çıkmıştı…”
“Evet” dedim.
“Ben… Ben öldüm mü?”
“Evet. Ama kendini kötü hissetme. Herkes ölür.” dedim.
Etrafa baktın. Hiçlik vardı. Sadece sen ve ben. “Burası neresi?” diye sordun. “Ölümden sonraki hayat mı?”
“Daha fazla veya daha az” dedim.
“Sen tanrı mısın?” diye sordun.
“Evet” dedim. “Ben tanrıyım.”
“Çocuklarım… karım,” dedin.
“Ne olmuş onlara?”
“İyi olacaklar mı?”
“İşte görmek istediğim bu” dedim. “Henüz demin öldün ve tek endişen ailen. Bu güzel bir şey.”
Büyülenmiş gibi bana baktın. Sana göre ben hiç tanrıya benzemiyordum. Sıradan bir adam gibiydim, veya bir kadın. Muğlâk bir otorite gibi belki. Yüce bir yaratıcıdan çok bir edebiyat öğretmeni gibi.
“Merak etme” dedim. “İyi olacaklar. Çocukların seni hep iyi hatırlayacaklar. Büyüyüp seni hor görmeye vakitleri olmadı. Karın belki ağlayacak, ama içten içe rahatlayacak. Açık konuşmak gerekirse, evliliğin zaten yıkılmak üzereydi. Bir teselli olacaksa eğer, ölümünden sonra rahatladığı için çok pişmanlık duyacak.”
“Ah,” dedin. “Peki, şimdi ne olacak? Cennete mi cehenneme mi gideceğim?”
“Hiçbirine” dedim. “Reenkarnasyon geçireceksin.”
“Ah” dedin. “Demek Hindular haklıymış.”
“Bütün dinler kendi içlerinde doğrudur.” dedim. “Yürü benimle.”
Boşluğa doğru büyük adımlarla yürüdük. “Nereye gidiyoruz?”
“Belirli bir yere değil” dedim. “Yürürken konuşmak güzel.”
“E o zaman bütün bunların amacı ne?” diye sordun. “Yeniden doğduğumda, boş bir yazboz tahtası olacağım, değil mi? Bir bebek. Önceki hayatımda yaptıklarımın ve öğrendiklerimin hiçbir ehemmiyeti olmayacak.”
“Öyle değil!” dedim. “Önceki yaşamlarında edindiğin tüm bilgiler ve deneyimler seninle birlikte. Sadece şu an onları hatırlamıyorsun.”
Durdum ve seni omuzlarından tuttum. “Ruhun hayal edebileceğinden çok daha muhteşem, güzel ve devasa. İnsan aklı varlığının sadece küçük bir parçasını ihtiva eder. Bu su dolu bir bardağa parmağını sokup sıcak mı soğuk mu olduğunu öğrenmek gibi bir şey. Küçük bir parçanı koca bir tanka koyuyorsun ve çıkardığın zaman o tanktaki bütün özütü almış oluyorsun.”
“Son 48 yıl boyunca bir insan oldun, ama o engin bilinçaltını henüz tam anlamıyla genişletebilmiş değilsin. Burada biraz fazla vakit geçirecek olursak her şeyi hatırlamaya başlayacaksın. Fakat bu iki yaşam arasında bunu yapmanın hiçbir anlamı yok.”
“Öyleyse kaç defa reenkarne oldum ben? “
“Ah çok fazla. Çok çok fazla. Birçok farklı hayata doğdun.” dedim. “Bu defa, milattan sonra 540 yılında yaşamış Çinli köylü bir kız olacaksın.”
“Ne? Ne dedin?” diye kekeledin. “Beni geçmiş zamana mı gönderiyorsun?”
“Teknik olarak evet. Zaman, bildiğin üzere, sadece sizin evreninizde var. Benim geldiğim yerde durumlar farklı.”
“Nereden geliyorsun?” diye sordun.
“Ah tabii ki” dedim, “Bir yerlerden geliyorum. Başka bir yerden. Benim gibi başkaları da var. Biliyorum oranın nasıl olduğunu bilmek isteyeceksin, fakat açıkçası anlatsam bile anlayamazsın.”
“Ah” dedin, biraz sakinleşerek. “Ama bir dakika. Eğer her defasında değişik zamanlara doğacaksam, zamanın bir noktasında kendimle karşılaşabilirim.”
“Tabii ki. Sürekli olur o. Ve her ikisi de sadece kendi yaşamlarının farkında olurlar.”
“E o zaman bütün bunların anlamı ne?”
“Ciddi misin?” diye sordum. “Ciddi misin? Bana yaşamın anlamını mı soruyorsun? Birazcık klişe bir soru değil mi?”
“Ama makul bir soru,” diye yanıtladın.
Gözlerinin içine baktım. “Hayatın anlamı, bütün bu evreni yaratmamın nedeni, olgunlaşman.”
“İnsanlığı mı kastediyorsun? Olgunlaşmamızı mı istiyorsun?”
“Hayır, sadece sen. Bu evreni sadece senin için yarattım. Her yeni hayatta büyür, gelişir ve olgunlaşırsın. Her defasında idrakin daha da artar.”
“Sadece ben mi? Peki ya diğerleri?”
“Diğerleri yok.” dedim. “Bu evrende, sadece sen ve ben varız.”
Boş gözlerle baktın bana. “Ama yeryüzündeki bütün insanlar…”
“Hepsi sensin. Senin farklı reenkarnasyonların.”
“Bir dakika. Ben herkes miyim!?”
“İşte şimdi anlamaya başladın.” dedim, sırtına hafif vurarak.
“Yeryüzünde yaşamış her insan ben miyim?”
“Veya yaşayacak her insan, evet.”
“Ben Abraham Lincoln’üm.”
“Ve onun katili John Wilkes Booth’sun.” diye ekledim.
“Ben Hitler’im.” dedin, korkuyla.
“Ve onun öldürdüğü milyonlarsın.”
“Mesih miyim?”
“Ve ona inanan insanlarsın.”
Sessizliğe gömüldün.
“Ne zaman birine zulüm ve haksızlık etsen,” dedim, “Kendine zulüm ve haksızlık ediyordun. Yaptığın her iyiliği, kendin için yapıyordun. Herhangi bir insanın yaşadığı her mutluluk ve üzüntüyü sen yaşadın veya yaşayacaksın.”
Uzun sure düşündün.
“Neden?” diye sordun bana. “Neden bütün bunlar?”
“Çünkü bir gün, benim gibi olacaksın. Çünkü sen busun. Sen bendensin. Benim çocuğumsun.”
“Nasıl olur,” dedin, kuşkulu bir şekilde. “Benim tanrı olduğumu mu söylüyorsun?”
“Hayır. Henüz değil. Henüz ceninsin. Hala büyüyorsun. Her insanın hayatını yaşadıktan sonra, doğmak için hazır hale gelmiş olacaksın.”
“O zaman bütün bu kainat,” dedin, “Bu sadece…”
“Bir yumurta.” diye cevapladım. “Şimdi senin için yeni bir hayata doğma zamanı.”
Ve seni bir sonraki yaşamına gönderdim.
Andy Weir
Orijinal metin: http://www.galactanet.com/oneoff/theegg_mod.html
Çeviri kaynağı: http://benvetambillarim.tumblr.com/post/1523281620/yumurta
Karanlıkta Nüfus Sayımı
Babamın öldüğü gün birine âşık olmuştum. Bazen böyle olur, her şey üst üste gelir. Metrodaydım, boş yerler vardı ama en köşede ayakta duruyordum. Onu düşünüyordum, romantik şeyler değil, bir buluşma ayarlayabilmek gibi pratik şeyler ve kaç istasyon sonra inmem gerektiğini de düşünüyordum diğer yandan. Yirmi bir yaşındaydım o zaman, ama çarklar hep döner, her yaşta döner. Büyük bir kentteysen bir sürü gereksiz şey bilmen lazım yoksa kendini salak gibi hissedersin. Sonuçta inmem gereken istasyonda indim. Eve gittim. Herkesin yüzünde aynı ifade. Ölüm haberi vermek zorunda kalanların yaşamaktan duydukları tatlı utanç. Bunlar çehrelere asılı açık kanıtlardır. İlk insanlardan bu yana incele incele bu hale gelmişlerdir. Bir gün öyle bir dil gelişecek ki tek laf etmeye gerek kalmayacak. Herkesin yüzünden anlaşılacak ne demek istediği. Neden diye sordum, ölüm sebebi yani. Söylediler. Gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız mezarlıklara gidin, orada gezen insanların yüzlerine bakın.
İhtiyar gassali hatırlıyorum babamı yıkadığı mermerin önünde. Beyaz sakallıydı. Ama rüyalara giren aksakallı dedeler gibi değil, Hemingway gibi. İşini seviyordu ve çok konuşuyordu. Bu tarz işleri yapan adamların fazla konuşmaması gerekir. Ama o bunu takmıyordu. Bir sürü şey sordu. Cevap vermedim. Cevap alamadığı her sorudan sonra ayrı ayrı şaşırıyordu. Büyük bir samimiyetle şaşırıyordu. Konuşulmaması gereken yerler vardır. Çocuklara ve ihtiyarlara anlatamazsın bunu. Hepsi doğal anarşist.
Cenaze günü çok soğuktu. Sonra hep uyumak istedim. Doğal sakinleştirici. Sevdiğiniz biri öldükten sonra yaşama tekrar devam etmek bisiklet kullanmayı öğrenmeye benziyor. Ama yokuş aşağı giden bir bisiklet oluyor bu. Dengeyi sağlamanın tuhaf coşkusundan bahsetmiyorum burada ya da sadece bundan bahsetmiyorum. Kafayı gözü yarmak üzere olmanın korkusundan da bahsediyorum. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz?
Sonra zaman geçti. Zaman hiçbir şeyi düzeltmez. Daha beter de etmez. Zamandan bağımsız şeyler bunlar. Karanlıkta uzanıp bir sigara daha yakmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden. Babam öldüğü için değil. Âşık olduğum için değil. 21 yaşında olduğum için değil. Öyle olması gerektiği için.
Sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. Bu adil bir şey değil. İki taraf için de. İnsanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. Çünkü gelen sadece sestir. O sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. Bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte. Sizi üçkâğıda getirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Hepimiz yanlış hatıralara sahibiz. Öyle yaşanmadı onlar. Hatıralarını yazan ihtiyarları düşünün, kitabı bitirdikleri zaman öleceklerini bilirler, o yüzden bitiremezler bir türlü, yaşamak için sallamayı sürdürmeleri gerekir.
Onu aradım ve seni seviyorum dedim. Çarklar durdu, yargılama bitti. Hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum. Şimdi bile utanıyorum söylediklerimden. Herkesin kalbinin çizildiği bir yer var. Orada görünmez bir duvara çarpıyorsun. Daha öteye gidemiyorsun. Bütün dünyan o çakıldığın yerden uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. Benim çakıldığım yer de o günlerde bir yerde işte. Ama tam nerede bilemiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim bunu. Orası beni daha iyi bilecek.
Sonra konuşalım dedi. Sonra konuştuk. Hastanenin karşısındaki otoparkta. Otoparkın bir köşesini oto yıkamacıya çevirmişlerdi diğer köşesini çay bahçesine. Çok amaçlı grotesk bir yer. Ne konuştuğumuzu yazmayacağım. O kadar da değil. Çünkü bunlar özel şeyler. Zaten ben hayatımı anlatmak istemiyorum ki. Yaşadıklarımı düşünerek oradan bir sonuca varmak istiyorum sadece. Sanırım demode bir yazarım. Genellemeleri seviyorum ve noktayı koyduktan sonra ardımda iyi kötü bir anlam bırakmak istiyorum. Artık bunun bir anlamı kalmadığını düşünsem bile böyle yapıyorum. Lanet olsun, öyle alıştım çünkü, nasıl başlarsa öyle gider.
Sonra yine zaman geçti. Zaman geçmesi önemli değildir. Sanırım bundan bahsetmiştik. “O zamanlar bir şeyleri reddetmeye ihtiyacım vardı ve sen tam bunun üstüne geldin,” dedi. “O kadar iyiydin ki o zaman. Annem sanki bu yüzden yedi ay daha yaşadı. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musun?” Anlıyordum. İki karışlık mesafede, birbirimizi göremeden uzanmıştık. Kaç kişi olduğumuzu bilemeden uzanmıştık o karanlıkta, yanımızdaki ölülerle beraber uzanmıştık. Karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır. Yaşayanlar bir sigara yakar.
Emrah Serbes
http://www.afilifilintalar.com/filintanin-not-defteri-madde-33-karanlikta-nufus-sayimi
KARANFİL KIZ
O zamanlar dünya gerçekten de bir öküzün boynuzlarında durmaktaymış ve Karanfil Kız'ın bu aşırı gelişmiş iribaşa söyleyecek bir çift sözü varmış.
Ama dur bak, en iyisi baştan başlayayım. Şimdi bu Karanfil Kız babasını fazla görememekten şikâyetçiymiş. Çünkü adamcağız haftanın her günü, hatta bazen hafta sonları bile geç saatlere kadar çalışır, eve yorgun argın dönermiş. Bir akşam adam gelip de kızına, "haydi seninle sinemaya gidelim. Baba kız, sadece ikimiz," deyince sevinçten havalara uçmuş Karanfil Kız.
Ne ki, işte adam eve geç vakit gelebiliyor ya, ancak gece matinesine gidebilmişler. Sinema salonu da pek karanlıkmış, daha film başlamadan bir uyku basmış Karanfil Kız'ı. Usulca babasının kucağına tırmanmış, kafasını da boynuna gömmüş. Oh pek sıcak, pek rahatmış babasının kucağı da, bu şekilde filmi nasıl seyredecek? "Mesele değil" demiş babası. "Arka tarafta yüksekte bir ışık var, görüyor musun? İşte o ışık, makinistin odasındaki projeksiyon makinesinden geliyor. Perdeye vuran görüntü ilk önce o odanın camına yansır. Ha biraz küçüktür ama istersen, keyfini bozmadan filmi oradan da takip edebilirsin." Karanfil Kız gözlerini dikkatle o ışığa dikmiş, bir süre sonra bir bakmış, aa hakikaten de o küçücük camda rengârenk, sihirli görüntüler uçuşuyor. Ancak hala küçük bir sorun varmış. Film yabancı bir dildeymiş. Karanfil Kız bütün çocuklar gibi kedilerin, köpeklerin, aslanların, kaplanların, fillerin, öküzlerin ve hatta çiçek ve ağaçların dilini konuşabiliyor ancak filmde konuşulan bu dili bilmiyormuş. "O da mesele değil" demiş o gün her zamankinden pratik zekâlı görünen babası. "Sen filmi izle, konuşulanları ben sana çeviririm." sonra kızına iyice sarılmış ve başlamış anlatmaya: "Bütün çocuklar büyür; biri hariç..."
Olmayan Ülke'de yaşayan ve büyümeyi reddeden bir haytayı konu alıyormuş film. Bu çocuk bir gün kaybettiği gölgesinin peşinde koşarken yaşıtı bir kızla tanışmış, sonrasında da birlikte maceradan maceraya koşmaya başlamışlar. Korsanlar, denizkızları, Kızılderililer, bir peri ve kocaman bir timsah... On numara bir hikâyeymiş yani. Ama işte neticede Karanfil Kız dediğin el kadar çocuk; vakit geçtikçe göz kapakları ağırlaşmaya başlamış. Bir noktada artık dayanamamış ve kendini, dağılan görüntülerin arasında beliren ve giderek büyüyen sarı ışığın kollarına bırakmış.
Karanfil Kız huzur dolu uykusundan uyandığında başucunda annesini, kardeşini, dayısını, teyzesini, amcasını, halasını, anneannesini, babaannesini, haminnesini, sütannesini ve sivri zekâlı kuzenini görmüş. Babası hariç herkesi... "Babam nerede?" diye sorduğunda, ona adamın ortadan kaybolduğunu söylemişler. Olacak iş mi, koskoca adam buharlaşıp uçmuş mu yani? Ne ki hiç kimsenin adamın akıbetinden haberi yok gibiymiş. Çok üzülmüş, ağlamış küçük kız. Babasının niye öyle birdenbire ortadan kaybolup gittiğini anlayamıyormuş. Ama ümidini de kaybetmemiş. Her an, bir yerlerden çıkacak, kendisini kucaklayıverecek diye bekliyormuş. Kendince küçük oyunlar bile geliştirmiş bu konuda. Mesela istop mu oynanıyor, topu var gücüyle havaya fırlatırken, "baba" diye bağırıyor, yere indiğinde bir mucize eseri topu babasının ellerinde göreceğini kuruyormuş. Ya da saklambaç oynarken, herkesi tek tek bulup sobeledikten sonra bıkıp usanmadan en olmadık kıyıları, köşeleri aramaya devam ediyor, arkadaşları bu durumdan sıkılıp eve dönünce de, "ortaya çık babaaa, kurtsun!" diye bağırıyormuş. Ama babasından ne bir ses geliyormuş, ne bir nefes.
Söylemiş miydim, bu Karanfil Kız'ın sivri zekâlı bir kuzeni varmış? Bu oğlan kızın durumuna çok üzülmekteymiş çünkü içten içe ona âşıkmış. Bir gün dayanamayıp Karanfil Kız'a, "ben" demiş, "babana ne olduğunu biliyorum." Gözleri büyümüş Karanfil Kız'ın. Yapışmış yakasına kuzeninin, "söyle," demiş, "nerede babam?" "Babanı öküz yuttu." diye cevap vermiş oğlan. Karanfil Kız şüpheyle bakmış ona. "Hangi öküz?" "Hangisi olacak? Tabii ki boynuzlarında dünyayı taşıyan," demiş sivri zekâlı kuzen. "Ayrıca onu nasıl bulabileceğini de biliyorum." diye eklemiş sonra da. Böylece kızı elinden tutup bir ormana götürmüş. Kocaman ağaçlar ve yabani otlarla çevrili patikalarda yürümüş yürümüşler ve nihayet küçük bir derenin başına varmışlar. "Otur şuraya," demiş oğlan. "Öküz burada mı?" diye sormuş Karanfil Kız çimenlerin üstüne çökerek. Oğlan yerden bir şey kopartıp yanına gelmiş, elindekini kıza uzatmış. "Burada." "Bu bir mantar," demiş Karanfil Kız. "Öküz değil." "Öküz mantarın içinde," diye cevaplamış oğlan. "Bu hayatımda duyduğum en saçma şey," demiş kız küçümseyici bir tavırla. "Ne yani," diye çıkışmış kuzen, "Öküzün dünyayı taşıdığına inanıyorsun da bir mantarın içinde olduğuna mı inanmıyorsun? Amma da aptalmışsın!" Oğlanlar sevdikleri kızlara böyle söylerler ki gerçek duyguları anlaşılmasın. Her neyse, onun bu sözleri Karanfil Kız'ı ne kadar etkilemiş bilinmez ama başka çaresi olmadığından mantarı dişlemiş ve başlamış beklemeye.
Ağaç dallarının rüzgârda sağa sola sallanışına, kuşların uçuşuna, derenin akışına bakmış uzun uzun. Derken ağaçlardan birinin haddinden fazla düz olduğunu, bir kuşun havada tuhaf bir kavis çizdiğini ve derenin az öncekinin tersi yönünde aktığını fark etmiş. Ayağa kalkıp suyun akış yönünde, derenin kenarında ilerlemeye başlamış. Bir ara arkasını dönünce, kuzeninin gülümseyerek kendine el salladığını görmüş, o da aynı şekilde karşılık verip yoluna devam etmiş. Dere bir noktada, küçük bir şelaleye dönüşüp tepe aşağı dökülmekteymiş. Karanfil Kız büyük bir dikkatle suyun büküldüğü noktaya yaklaşmış ve derin bir nefes alıp kafasını aşağı uzatmış.
Öküzü işte o anda görmüş. Koca boynuzlarının üzerine yerleştirdiği yerküreyle arasında sadece birkaç metrelik mesafe varmış. Dilini çıkartmış, güç bela boynuzlarından sızan şelale suyunu içmeye çalışmaktaymış. "Hey sen, bana bak çabuk!" diye bağırmış Karanfil Kız. Sevimsiz bir homurtuyla karşılık vermiş ona öküz. "Sen de kimsin? Bu ne yaygara!" "Demek dünyayı tutan öküz sensin" demiş kız. "Teknik olarak o da beni tutuyor tabii," diye cevaplamış öküz. "Çok enteresan," demiş küçük kız. "Ama niyetim felsefe tartışmak değil. Buraya babama ne olduğunu öğrenmeye geldim." öküz kıçına konan sinekleri kovmak için kuyruğunu sallamakla yetinmiş. "Duydun mu beni sen!" diye çıkışmış kız. "Duydum da, " demiş öküz, "şu dünyayı birkaç dakikalığına tutarsan ben de şu şelalenin suyundan kana kana içebilirim." "Nasıl olacak o iş?" diye sormuş Karanfil Kız. "Koca dünyayı ben nasıl taşıyacağım?" Öküz bu soruyu bekliyor gibiymiş zaten. "Amuda kalkmayı biliyorsun, değil mi?" "Çocuk oyuncağı," diyerek ellerinin üstünde havaya dikilmiş Karanfil Kız. "Ama akıllım, 'teknik olarak' ben dünyayı değil dünya beni taşıyor şu anda. Çünkü yer çekimi kanunu diye bir şey var..." "Sen orasını merak etme," demiş öküz saklayamadığı bir heyecanla. "Sana biraz alışsın hele. Şimdi anlat bakalım hikâyeni."
Böylece Karanfil Kız amuda kalkmış bir halde, babasıyla sinemaya gittiği gece olanları anlatmış öküze. Hikâyesini bitirdikten sonra, "ee," demiş. "şimdi söyle bakalım, ne oldu babama?" Derin bir soluk almış öküz. "Şu kıçıma konan sinekleri görüyor musun?" "Ne alakası var şimdi ya!" demiş sinirle Karanfil Kız. "O sinekler beni çok kaşındırır," diye devam etmiş öküz. "Bazen kuyruğumu sallamak yetmez, ellerim de yok ki şöyle hatır hatır kaşınayım, ister istemez olduğum yerde kıpraşırım. Böyle durumlarda dünyada sarsıntılar meydana gelir..." "Lütfen bir an önce ne söyleyeceksen söyler misin?" diye araya girmiş Karanfil Kız. "Böyle durmak giderek zorlaşıyor. Hem sen su içmeyecek miydin?" "Dünyayı hemen bırakmak istemiyorum," demiş öküz "Sana biraz alışsın hele." Karanfil Kız kaşlarını çatmış. "Aklından şüphem var öküz, ama bitir bakalım hikâyeni." "Evet," demiş öküz, "dediğim gibi ben kıpırdayınca yeryüzünde bazı değişiklikler olur. Toprak çatlar, kayalar devrilir ve bazen de insanların yaptığı binalar çöker." "Deprem dediğimiz olay, biliyorum," diye araya girmiş Karanfil Kız sabırsızca. Başıyla onaylamış öküz. "Bu çöken binaların altında kalanlar için durum hiç de iyi olmaz. Ölenler ölür, yaralananlar bazen günlerce yardım gelmesini beklerler. Böyle durumlarda büyükler, çocukları korkudan dehşete düşmesin diye ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Göçük altında kalmış bir baba örneğin, kızından bulundukları karanlık salonun bir sinema olduğunu hayal etmesini ister. Onlarca metre uzaklıktaki ufacık bir çatlaktan sızan ışığın aslında bir projeksiyon makinesinden geldiğini, şimdi dikkatle o ışığa bakıp, anlatacağı hikayeyi bir film gibi gözünün önünde canlandırmasını söyler. Küçük kız arada düşleriyle karışan bu filmi izlerken dışarıdakiler yavaş yavaş da olsa onlara yaklaşmaktadır; böylece çatlaktan sızan o ışık giderek genişler ve parlaklaşır. Nihayet biri uzanıp kızı, babasının kaskatı kollarından çekip alır. Hafıza acı anıları siler, geriye hiç büyümeyen bir çocuğun hikâyesi kalır."
Karanfil Kız ve öküz bir süre hiç konuşmadan durmuşlar. Nihayet öküz, "hazır mısın?" diye sormuş. Kız evet anlamında başını sallayınca çevik bir hareketle kendini şelalenin buz gibi sularının altına atmış. Susuzluğunu giderdikten sonra yeniden kıza dönmüş. "Pekâlâ," demiş. "Sanırım ikimiz de istediğimizi aldık. Dilersen dünyayı tekrar boynuzlarımın üstüne bırakabilirsin." Karanfil Kız yanaklarından yaşlar süzülürken gülümsemiş. "Sen gerçekten çok kurnaz bir hayvansın," demiş. "Biliyorsun ki, artık bunu yapamam."
İşte o günden beri öküz çayırlarda hoplar zıplar ve inekleri kovalarken dünya da küçük bir kızın omuzları üzerinde dönermiş.
Cehennem Çiçeği, Alper Canıgüz
İşte bu öykü benim bütün kitapta en sevdiğim bölümdü.hatırlamış oldum teşekkürler.
@MelihaAktas aynen benim de en sevdiğim kısım bu oldu :)
SİYAH-BEYAZ
(Turgut Uyar'ın anısına)
Yürüyen kaldırımda duruyorum. Renk körlüğü mü başladı, okumuş muydum, uyduruyor muyum, köpekler siyah-beyaz görürmüş güya nesneleri, köpekleştim mi yoksa? Kuşkuya düştüğümü şimdi düşünüyorum. Her şey siyah-beyaz: Kıpkırmızı olması gereken –neden?- bakara gülleri, yemyeşil olması gereken- niçin?- çimenler, bordo olması gereken – niye?- spor arabasından mutlu çift gülücüklerini sergileyen reklam panoları… Bilinmeze götürüldüklerinden habersiz görünen soyunuk, ne erkek, ne dişi insanlar da duruyor,sırtları birbirlerine dönük, nereye baktıkları belli değil. Gökyüzü kapkara. Sağanak yağmur öncesi. Ben giyiniğim, ama titriyorum. Daha yürüyen yollara sıra gelmedi anlaşılan. Çift katlı otobüslerden biri önümde yavaşladı. Pencereleri tozlu. Durdu galiba. O mu, kaldırım mı?Hep aynı hizadayız. Düz mantık gereği ne o, kaldırım öyleyse. Arka sıralardan bir pencerenin camı açık. Bu “ben” miyim? Biri kürek kemiklerimin arasında sokulu anahtarı çevirmeye başladı, sol kolum- belki de sağ- kırık kırık kanıyor. ‘Ben’ de beni görmüş olmalı, başını çıkardı pencereden- dev balyozlar pamuk yığınlarına dalıp çıkıyor, çıt yok, dudaklarının kıpırdanışını izliyorum ‘ben’in “buluşalım” demeye mi getiriyor? Sanırım. Ama nasıl, nerede, kaç yüzyıl sonra? İçimdeki gramofon – His Master’s Voice- habire baştan çalıyor cızırtılı plağı: Saçmalama. Benimle mi ilgili bu uyarı? Sinirlenmemeliyim,oysa unutmuş olmalıyım öfkeyi. ‘Ben’ konuşmayı sürdürüyor gibi. Sözcüklerin tek tek karşılıklarını bilmenin anlamsızlığını, birleştirildiklerinde bile anlam kazanamayabileceklerini anlamaktan uzağım. Zorla belleğini, anımsa kendini! Sabredin, buluşabilirsiniz. Hiç de inandırıcı değil artık, umut yok. Belki bir an duraklarsa itici güç, o andan yararlanabilirsek, yenileyebiliriz kesintiye uğrayan zamanı. Zaman kesintiye uğramaz, yinelenmez.
O çok bilmişin duyamadığım bilgisayar ekranına yansımaya başladı. Birden duyumsadım, okuyabildiğim, anlayabildiğim şaşkınlığı, gülünç savı yansımış olmalı gözlerime. Tansiyon ilacımı damlatmış mıydım? Çoğun savsaklıyorum da… Sorular, sözde yanıtlar sıralanıyordu ekranda; sormadığım halde. Geç kaldın. Yoksadığın zaman seninle oynar, sen onunla oynamayı başaramazsın. Yenik düştüm öyleyse. Yenik düşmeyi yeğlersen, yenilirsin. Bilinç sana özgü. İlk vuran kazanır. Kazanmak aklımdan geçmedi. Yanıt aramadın. Arayamadım, fırsat bulamadım, doğrulardan nefret ettim. Yanlışları mı irdeledin sadece. Belki. Peki nedir sence yanlış? Güçlü olduğu varsayılan zaman kavramından korkmak. Onun içi mi üstüne yürüdün? Bilerek diyemem, genlerimin işi. Beni neden suçluyorsun öyleyse? Yalnız seni mi? Suçlanabilecek her şeyi, özellikle siyah-beyazı; suçlamak sorgulamayı getirir ardından. Tersi de düşünebilir bence. Aferin! O da olabilir. Aklanmayı beklemezsen.
Boşaldı ekran. Düz bir çizgi akıp gidiyordu. Durmuş olmalıydı yüreğim. Son bir çırpınışla ağzımı açtım, bağıramadım:
BEKLEMEDİM. YENİLMEKTEN KORKMADIĞIMI SANDIM. YENİLDİM.
Hala yağmur yağacak.
--
Siyah-Beyaz, Vüs'at O. Bener
KUM KİTABI
Çizgi sonsuz sayıda noktadan oluşur, düzlem sonsuz sayıda çizgiden, oylum sonsuz sayıda düzlemden, yüksek oylum ise sonsuz sayıda oylumdan... Kesinlikle hayır, bu, more geometrico değil, öykümü anlatmaya en iyi başlama yolu. Bugünlerde, her uydurma öykünün gerçek olduğunu öne sürmek adet oldu; benimki ama, gerçek.
Belgrano Sokağı'ndaki bir apartmanın dördüncü katında yalnız yaşıyorum. Birkaç ay önce bir akşam üstü, kapıma vurulduğunu duydum. Açtım, bir yabancı duruyordu eşikte. Uzun boylu bir adamdı, hatları belirsizdi. Belki de miyopluğumdan ötürü öyle gördüm. Gri takım elbisesi ve elinde de gri bir çanta vardı. Görünümü dürüst bir yoksulluğu anımsatıyordu. Hemen yabancı olduğunu fark ettim. İlk bakışta yaşlı biri sanmıştım, sonradan seyrek, sarı saçlarının beni yanılttığını anladım, kuzeylilerinki gibi beyaza çalan bir sarıydı. Bir saatten uzun sürmeyen konuşmamız sırasında Orkneyli olduğunu öğrendim.
İçeri aldım ve bir sandalye verdim. Konuşmadan önce bir süre bekledi. Bir çeşit kötümserlik yayılıyordu adamdan, bugün bende de olduğu gibi.
"Kutsal kitaplar satıyorum," dedi.
Bilgiçlik taslamaksızın yanıtladım:
"Bu evde birçok İngilizce İncil var, birincisi bile, Jean Wiclif'inki. Ayrıca Ipriano de Valera'nınki, Luther'inki, edebi açıdan en kötüsü ve Latince Vulgate'nin bir kopyası. Gördüğünüz gibi, tam da gereksinim duyduğum bir kitap değil İncil."
Kısa bir sessizlikten sonra karşılık verdi:
"Sattıklarım yalnızca İncil değil. Belki de sizi ilgilendirecek olan kutsal bir kitap gösterebilirim. Bikaner sınırından satın aldım."
Çantasını açıp, kitabı masanın üzerine koydu. Sekiz yapraklık, bez kaplı bir ciltti. Birçok elden geçtiğine kuşku yoktu. İnceledim, alışılmamış ağırlığı beni şaşırttı. Arka kapağının üzerinde " Holy Writ " yazısını okudum, aşağıda da "Bombay".
"On dokuzuncu yüzyıldan kalma sanırım, diye belirttim."
"Bilmiyorum, hiçbir zaman öğrenemedim," diye karşılık verdi.
Rastgele açtım. Tanımadığım bir elyazısıydı. Sayfalar oldukça yıpranmıştı, tipografisi kötüydü ve İncil'de olduğu gibi iki sütun olarak basılmıştı. Metinler sıkışıktı ve bentler halinde düzenlenmişti. Sayfaların üst köşelerinde Arap sayıları yer alıyordu. Asıl ilgimi çeken, örneğin çift sayfalardan birinin 40514 numarasını, karşısındaki tek sayfanın ise 999 numarasını taşıması oldu. O sayfayı çevirdim; arkasındaki sekiz haneli bir sayıydı. Sözlüklerde olduğu gibi bir resimle süslüydü; bir çocuk elinden çıkmış gibi, mürekkep kalemiyle beceriksizce dizilmiş bir çapa resmi vardı.
İşte o zaman yabancı bana:
"İyi bakın, bir daha asla göremeyeceksiniz," dedi.
Bu noktayı işaretleyip kitabı kapattım. Hemen yeniden açtım ve boşuna çapa resmini aradım sayfa sayfa. Şaşkınlığımı gizlemek amacıyla:
"Kutsal Kitap'ın Hindu dilinde bir varyantı, değil mi," diye sordum.
"Hayır!" diye yanıtladı.
Sonra bir sır vermek istermişçesine sesini alçaltıp:
"Bu cildi," dedi, bir ova kasabasında bir avuç rupi ve bir İncil karşılığında aldım. Sahibi okuma bilmiyordu. Kitapların Kitapları'nı muska zannediyordu. En alt kasttan biriydi; hastalığa bulaşmadan, gölgesinde yürümek bile olası değildi. Kitabın adının Kum Kitabı olduğunu söyledi, çünkü bu kitabın da, kumun da, ne başı var ne sonu.
Benden ilk sayfayı aramamı istedi.
Sol elimi kapağın üzerine koydum ve başparmağım işaret parmağıma bitişik kitabı açtım. Kendimi boş yere zorluyordum: Kapakla başparmağım arasında her zaman birkaç yaprak kalıyordu. Kitaptan fışkırıyormuş gibiydiler.
"Şimdi sonuncuyu arayın."
Denemelerim yeniden başarısızlığa uğradı. Artık kendi sesim olmayan bir sesle, dilim dolaşarak:
"Bu olanaksız," diyebildim.
Yine alçak sesle, İncil satıcısı bana:
"Bu olanaksız, ama gerçek. Bu kitabın sayfalarının sayısı tam olarak sonsuz. Hiçbiri ilk değil, hiçbiri sonuncu değil. Neden böyle keyfi bir biçimde numaralandığını bilmiyorum. Belki de sonsuz bir dizinin bileşenlerinin kesinlikle anlamsızca numaralandırılabileceği izlenimini uyandırmak için."
Sonra, sanki yüksek sesle düşünüyormuş gibi ekledi:
"Eğer uzay sonsuzsa, biz uzayın herhangi bir noktasındayız. Eğer zaman sonsuzsa, biz zamanın herhangi bir noktasındayız."
Düşünceleri beni öfkelendirdi.
"Kuşkusuz bir dine inanıyorsunuz, değil mi?" diye sordum.
"Evet, Presbiteryen'im. Vicdanım rahat. İblisçe, kitabına karşı Tanrı'nın Sözü'nü vererek yerliyi dolandırmadığımdan eminim."
Kendini suçlu görmesi için bir neden olmadığı üzerine güven verdim ve bizim iklimlerimizden yalnızca geçmekte mi olduğunu sordum. Yakın zamanda ülkesine dönmeyi düşündüğünü söyledi. İskoçyalı olduğunu ve Orkley Adaları'ndan geldiğini işte o zaman öğrendim. Ona, İskoçya'yı sevdiğimi ve Stevenson ile Hume'a karşı gerçek bir tutkum olduğunu söyledim.
"Stevenson ve Robbie Burns demek istiyorsunuz," diye düzeltti.
Bir yandan konuşurken, bir yandan da sonsuz kitabı karıştırmayı sürdürüyordum.
"Bu garip örneği British Museum'a armağan etmeye niyetiniz var mı?" diye ilgisiz görünmeye çalışarak sordum.
"Hayır, size sunuyorum," diye yanıtladı ve yüksek bir fiyat söyledi.
Tüm içtenliğimle bu fiyatın olanaklarım içinde olmadığı yanıtını verdim ve düşünmeye başladım. Birkaç dakika içinde planımı kurmuştum.
"Size bir değiştokuş öneriyorum," dedim.
"Siz bu kitabı birkaç rupi ve Kutsal Kitap'ın bir örneğine karşı elde ettiniz; ben ise size yeni elime geçen emeklilik çekimi ve Wiclif'in gotik harflerle yazılmış İncil'ini sunuyorum. Bana atalarımdan kaldı."
"Siyah puntolu bir Wiclif," diye mırıldandı.
Odama gidip, parayı ve kitabı getirdim. Sayfaları karıştırdı ve başlık sayfasını kitap sever bir coşkuyla inceledi.
"Anlaştık," dedi.
Pazarlık etmemesi beni şaşırttı. Sonradan, kitabı bana satmaya kararlı olarak gelmiş olduğunu kavradım. Kağıt paraları saymadan cebine yerleştirdi.
Hindistan' dan, Orkney' den, bu adayı bir zamanlar yönetmiş olan Norveç Jarlları' ndan sözettik. Adam gittiğinde gece olmuştu. Bir daha görmedim, adını da bilmiyordum.
Kum Kitabı'nı, Wiclif'in İncili'nden boşalan yere yerleştirmeyi tasarlıyordum, ama sonuç olarak takımı eksilmiş 1001 Gece Masalları'nın arkasına gizlemeye karar verdim.
Yattım, ama uyuyamadım. Sabahın dördüne doğru ışığı yaktım. Olanaksız kitabı yeniden elime alıp yapraklarını karıştırmaya başladım. Sayfalardan birinin üzerinde bir maske resmi gördüm. Yaprağın üstü bir numara taşıyordu, kaç olduğunu unuttum, ama 9. Kuvveti vardı.
Hazinemi kimseye göstermedim. Sahip olmanın mutluluğuna, çalınması korkusu ve gerçekten sonsuz olup olmadığı kuşkusu eklendi. Bu iki kaygı eski ürkekliğimi arttırdı. Birkaç dostum daha vardı; onları görmekten vazgeçtim. Kitabın tutsağı oldum, dışarıya neredeyse hiç çıkmamaya başladım. Büyüteçle yıpranmış kapağını ve sırtını inceledikten sonra herhangi bir hile olasılığı kalmamıştı. Küçük resimlerin iki bin sayfa arayla ortaya çıktığını saptadım. Hepsini alfabetik liste halinde, doldurmakta gecikmediğim bir deftere yazdım. Bu resim yalnızca bir kez kullanılmıştı, hiç tekrar etmiyordu. Geceleri, uykusuzluğumun izin verdiği kısa aralıklarda, düşümde kitabı gördüm.
Kitabın korkunç olduğunu anladığımda, yaz gelip geçmişti. Gözlerimle onu gören, parmaklarımla ellerimle ona dokunan benim de korkunç olduğumu kabullenmenin ne yararı olabilirdi? Kitabın bir karabasan nesnesi, gerçeği lekeleyen ve bozan utanmaz bir şey olduğunu hissettim.
Ateşi düşündüm, ama sonsuz bir kitabın yakılmasının yeryüzünü dumanıyla boğabilmesinden ürktüm.
Bir yaprağı gizlemek için en iyi yerin orman olduğunu bir yerde okuduğumu anımsadım. Emekli olmadan önce, dokuz yüz bin kitabı içeren Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nde çalışıyordum; giriş kapısının yanında sarmal bir merdivenin, dergi ve haritaların saklandığı bodrum katına indiğini biliyorum. Kum Kitabı'nı nemli raflardan birinde unutmak için, görevlilerin bir dikkatsizliğinden yararlandım. Koyduğum yüksekliğe ve kapıdan uzaklığına bakmamaya çalıştım.
Artık biraz yatıştım, ama Mexico Caddesi'nden geçmek bile istemiyorum.
--
Jorge Luis Borges
MEMURUN ÖLÜMÜ /Çehov
Bir gece, mümeyyiz ivan dimitriç çerviakov, ikinci sıra koltuklardan birine oturmuş, dürbünle "kornevil çanları"nı seyrediyordu. çerviakov seyrediyor, mutluluğun doruklarına ulaştığını duyuyordu. derken birdenbire... hikâyelerde bu "derken birdenbire"lere sık rastlanır. yazarların hakları var: hayat beklenmedik şeylerle o kadar dolu ki... derken birdenbire yüzü buruştu. gözleri kaydı, soluğu kesildi. dürbünü gözünden ayırdı, eğildi ve hapşuuu!... diye, gördüğünüz gibi, aksırık, hiçbir yerde, hiç kimseye yasak edilmemiştir. köylüler de aksırır, emniyet amirleri de aksırır, hatta bazen müşavirlerin bile aksırdığı olur. herkes aksırır. çerviakov hiç de bozulmadı, mendiliyle ağzını burnunu sildi, nazik bir insan gibi, kimseyi rahatsız edip etmediğini anlamak için etrafına bakındı. ve derhal mahcup olmak zorunda kaldı: önünde, birinci sıra koltuklardan birinde oturmakta olan yaşlı bir zatın, dazlak kafasını, ensesini eldiveni ile dikkatle silmekte olduğunu, bir şeyler mırıldandığını gördü. çerviakov, ihtiyarın ulaştırma bakanlığında çalışan sivil generallerden brizjalov olduğunu hatırlamakta gecikmedi:
- adamın üstünü başını berbat ettim, diye düşündü: gerçi, benim amirim değil, yabancı, ama ne de olsa hoş bir şey değil. özür dilemeliyim.
çerviakov, öksürdü, gövdesini biraz ileri doğru verdi, generalin kulağına:
- af buyurun efendim, diye fısıldadı, üstünüzü başınızı berbat ettim. istemeyerek oldu.
- zararı yok, zararı yok!
- allah rızası için af buyurun! ama ben... böyle olmasını istemezdim.
- fakat oturunuz rica ederim. bırakın da dinleyeyim!
çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. temsili seyrediyor ama zevk duymuyordu. içini bir kurt kemirmeye başlamıştı. perde arasında brizjalov'a yaklaştı, yanı başından yürüdü, ürkekliğini yenerek mırıldandı:
- efendimiz üstünüzü başınızı berbat ettim. af buyurun! hâlbuki ben... hiç de böyle olmasını istemiyordum.
general:
- yeter artık canım, ben onu unutmuştum bile, oysa siz boyuna tekrarlayıp duruyorsunuz, diye söylendi, alt dudağını da hızlı hızlı oynatmaya başladı.
çerviakov, şüpheli şüpheli generale bakarak: "unutmuş ama gözleri hain hain bakıyor, konuşmak bile istemiyor, diye düşündü. bunu bir tabiat kanunu olduğunu kendisine anlatmalı idim. yoksa herif tükürmek istediğimi sanabilir."
çerviakov evine gelince ettiği kabalığı karısına anlattı. karısı, görünüşe göre, olup biteni pek de umursamadı. yalnız korktu, ama brizjalov'un bir "yabancı" olduğunu öğrenince rahat bir nefes aldı:
- neyse sen yine gidip ondan özür dile, dedi. sosyete hayatında nasıl davranılacağını bilmediğini sanabilir.
- bütün sorun işte burada ya! ben özür diledim ama o biraz tuhaf davrandı. akla yakın bir tek söz söylemedi. hoş, konuşmaya da vakit yoktu ya.
ertesi gün çerviakov yeni üniformasını giydi, tıraş oldu, sorunu brizjalov'a anlatmaya gitti. brizjalov'un bekleme odasına girince orda birçok ricacıların dertlerini dinlemeye başlamış olan brizjalov'u gördü. general birkaç ricacının derdini dinledikten sonra gözlerini çerviakov'a kaldırdı. mümeyyiz:
- dün gece "arkadi"de, diye anlatmaya başladı, eğer hatırlarsanız efendimiz, aksırmış ve... istemeyerek üstünüzü başınızı berbat etmiştim. af...
sivil general:
- ne saçma şey... aman yarabbi, diye mırıldandı ve bir başka ziyaretçiye dönerek: siz ne istiyorsunuz? diye sordu.
çerviakov sarararak: "konuşmak istemiyor, diye düşündü. demek ki kızıyor. hayır, bunu böyle bırakmamalıyım... ona anlatmalıyım."
sivil general son ricacı ile konuşmasını bitirip çalışma odasına yürüyünce, çerviakov da arkasından yürüdü.
- efendimiz, diye mırıldandı, efendimizi rahatsız etmek cesaretinde bulunuyorsam, bu sadece içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. siz de bilirsiniz ki efendimiz, isteyerek yapmadım.
sivil general, ağlamaklı suratını astı, elini sallayarak...
- fakat efendim siz benimle düpedüz alay ediyorsunuz! dedi kapının arkasında kayboldu.
çerviakov evine giderken şöyle düşündü: "bunda hiçbir alay yok. bir türlü anlayamıyor, bir de general olacak. öyle ise artık ben de bu palavracıdan af maf dilemem. canı cehenneme! ona bir mektup yazarım. ama bir daha gelmem, vallahi gelmem."
çerviakov evine giderken böyle düşünüyordu. generale mektup yazmadı. düşündü, taşındı, ama bu mektubu bir türlü toparlayıp yazamadı. ertesi gün kendisinin gidip işi anlatması lazım geldi.
general sorgu dolu gözlerini ona diktiği zaman çerviakov:
- dün efendimizi, buyurduğunuz gibi alay etmek için rahatsız etmeye gelmemiştim. aksırırken üstünüzü başınızı berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. alay etmek benim ne haddime? bizler alay etmeye kalkarsak o zaman, efendime söyleyeyim, insanlara saygı kalır mı?
mosmor kesilen, sapır sapır titreyen general, birdenbire:
- defol! diye bağırdı.
dehşetinden kireç gibi olan çerviakov, bir fısıltı halinde:
- ne buyurdunuz? diye sordu.
general ayaklarını yere vurarak:
- defol! diye tekrarladı.
çerviakov'un karnında bir şeyler koptu. hiçbir şey görmeden, hiçbir şey işitmeden, geri geri kapıya gitti, sokağa çıktı, yürüdü. bir makine gibi evine gelince, üniformasını çıkarmadan, kanepeye uzandı ve...
öldü.
Sabahattin Ali - Kağnı
Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşı'nda
Sarı Mehmet'i vurdu.
Otuz evli köy birbirine girdi. Şaşırdılar. Herkes korku içinde
candarmaların gelmesini bekliyordu. Halbuki karakol buraya
altı saat uzakta idi; köyden kimse cinayet haberini götürmedikçe
on beş gün bile uğramazlardı. Bu; köylünün aklına en geç
geldi; ondan sonra köyün ihtiyarları kahvede Hüseyin'in babası
Mevlüt Ağa'nın etrafına toplandılar. Sarı Mehmet'in bir tek
ihtiyar anasından gayri kimsesi yoktu. Onu karşılarına aldılar;
davacı olmaması için kendisine nasihat etmeye başladılar. İmam:
-Ülen kocakarı- diyordu. -Dava edersen ne kazanacaksın?
Kim gider de Mevlüt Ağa'nın oğlu adam vurdu diye şahitlik
eder? Etse bile sen ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde
dört beş gününü gavur edersen tarlanı kim eker, işine kim bakar?
Kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya
uğra derler, mahkemen talik olur. Sen gününü şaşırıp gidemezsin,
candarma seni alır götürür, gayrı kendin istesen bile
yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. İşte bir kazadır oldu.
Cenabı Hak böyle istemiş, Allah'ın emrine mahkeme ile mi karşı
koyacaksın? Ne yapsan oğlun geri gelmez. Gel bu işi kapatalım.
Sarı Mehmet'in sana zaten bir faydası yoktu ki; düğünde
seyranda gezer, sattığın iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi.
Bak Mevlüt Ağa bundan sonra seni hep kollayacağını süylüyor.
Ne dersin?-
Bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallayarak dinleyen
ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala
benzeyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam
lafını bitirdikten sonra da hep aynı şekilde sallanmakta devam
ediyordu.
Bir demet kuru ot gibi başındaki yamalı ve kirli örtünün
altından fırlayan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve
ıslak yanaklarından çekti. Anlaşılmaz şeyler mırıldandı.
Orada oturanlardan birkaçı daha kocakarının karşısına geçip
çömelerek yarı kandırır, yarı tehdit eder şekilde uzun uzun
söylendiler: -Öyle değil mi, ha?
Diyiversene, ha! Aklın yattı
mı?
Diyiversene!- diye diller döktüler.
Bu sırada ölü dışarıda, kahvenin bahçesindeki peykede bir
hasırın üstünde yatıyordu. Üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi.
Başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. Biraz ötede,
güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde
boylarından büyük değneklerle ve hiç seslerini çıkarmadan bu
üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlayan ayaklarına bakıyorlardı.
Tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün
çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve
bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken güneşe rastlayınca
yemyeşil parlayan sinekler onları eğlendiriyordu. Ara sıra içlerinden
biri uzaklardan kendisini çağıran anasının sesine koşuyor,
biraz sonra yine koşup gelerek eski yerini ve kımıldamayan
tavrını alıyordu.
Kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. Kocakarı oğlunun başucuna
gidip oturdu. Bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan
ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini
silmeye başladı.
Bir hastanın başını bekliyor gibiydi. Elini ağır
ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. Bir ihtiyar, kısık sesiyle
bağırarak çocukları evlerine gönderdi. Diğerleri de yavaş yavaş
dağıldılar.
Birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. Akşama
doğru her şey eski haline gelmişti. Sanki uzun bir hastalıktan
sonra eceliyle ölmüş kadar sükunetle ölü yıkandı ve gömüldü.
Mevlut Ağa, ezandan evvel Sarı Mehmet'in anasına iki
tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekağıdı şeker yolladı.
Bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi.
Kahvenin önünde indiler. Bunları görünce muhtarın yüreği
-hop- dedi, çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde
vilayetten geliyorlardı. Candarmaların biri kahvede hemen
kağıt kalem çıkardı, muhtardan başlayarak herkesin ifadelerini
almaya koyuldu. Öbür candarma köyün meydanında
aşağı yukarı dolaşıyordu.
Mesele derhal köye yayıldı. Savrukların Hüseyin'le kavgalı
olan ve kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet, köylülerden
duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirmişti. Müddeiumumi
evvela kendisi doktoru da alıp gelecekti. Sonra
ağustosun bu sıcağında at üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne
kestiremedi; işi tahkik etmelerini söyleyerek açıkgöz iki
candarma yolladı. Doktor, daha ihtiyatlı bulunmak için, eğer
bir cinayet varsa cesedi çıkarıp kasabaya getirmelerini candarmalara
sıkı sıkı tembih etti.
Sarı Mehmet'in anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. Yalnız:
-Ben kimseden davacı değilim!- dedi.
-Oğlun eceliyle mi
öldü, vuruldu mu?- sorgusuna bile aynı cümle ile mukabele
ediyordu.
Oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı, fakat hükümet
kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç
geliyordu.
Otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında
köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti.
O zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve
tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu.
Halbuki o zaman
daha gençti de...
Sonra Mehmet geri gelecek değildi, Mevlüt Ağa'yı düşman
etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü.
Onun için hep inkar etti.
İkindiüstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle Mehmet'in
ölüsünü mezardan çıkarttılar. Ancak yarım metre kadar
toprağın altında olan ceset, şiddetle taaffün ediyordu (kokuyordu).
Herkes beş on adım geri çekildi. Candarmalar Mehmet'in anasını
çağırarak: -Koş bakalım kağnıyı! Oğlunu kasabaya götüreceksin...
Doktor muayene edecek!- dediler.
Kadın: -Yavrumu mezarında bile rahat komadılar!- diye
iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan
ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. Mütemadiyen
sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine
götürmekte idi.
Candarmanın biri ayağıyla hafifçe arkasından
dokundu: -Kalk bakalım!- dedi.
Kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça
parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi,
ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. Bunları
yaparken ikide birde duruyor ve bir müddet ağlayıp kendi
kendine söylendikten sonra tekrar başlıyordu. Gece olduktan
sonra yalnızca yola düzüldü.
Candarmalar daha evvel muhtarı,
imamı, Savrukların Hüseyin'i birbirine bağlayarak önlerine
katmışlar ve yollanmışlardı.
İhtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük
öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak;
elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmaya
çalışarak, yürüyordu.
Yaz gecelerinin parlak ay ışığı
altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen
bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu: Öküzler sırtlarına
vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne
kağnı fevkalade kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel
ve yeni görünüyorlardı.
Kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber,
beyaz taşların, çalıların üzerinden atlayarak metrelerce
uzanıyor, rakseder gibi sıçrıyordu.
Halbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile
sersemlemiş, sendeleye sendeleye yürüyor, bazan birdenbire
hızlanan öküzlerin yanında gitmeye çabalıyordu. Yavaş yavaş
ayakları sürüklenmeye, ağlamaktan, içine akıta akıta ağlamaktan
daralan göğsü nefes alamamaya başladı.
Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. Ayakları
birbirine dolaşıyordu. Öküzlere -oooha- diye bağırmak istedi,
sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı,
tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. Karşıdan
doğru yeni çıkan serin bir rüzgar üçetekli entarisini ve şalvarının
paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir
bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar
düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.
Kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak
ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve
ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif
bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu.
(Varlık, 15.09.1935)
Sevgili Eduardo,
Geçen gün Carrefour’daydım. Biliyorsun, orası San Lorenzo Kulübü’nün eski stadının bulunduğu yere inşa edilmişti. Oraya, San Lorenzo’da dört yıl arka arkaya gol kralı olan, çocukluk dönemimin kahramanı Sanfilippo ile birlikte gittik. Tencereler, tavalar, peynirler, asılı duran sucuklar arasında dolaşıyorduk. Kasaya yaklaşmıştık ki, Sanfilippo birden kollarını açarak bana şöyle dedi:
“Düşün ki, Boca ile oynadığımız maçta Roma’ya golü tam bu noktada atmıştım.”
El arabasına tepeleme doldurduğu konserveleri, etleri, sebzeleri güçlükle taşıyan şişman bir kadının önüne geçerek konuşmaya devam etti:
“Futbol tarihine geçen en hızlı goldü o.”
Kornerden gelecek topu bekler gibiydi ve heyecanla o ânı anlatıyordu:
“Takımın gençlerinden 5 numaraya şöyle dedim: ‘Düdük çalınır çalınmaz topu bana havadan gönder. Hiç heyecanlanma, seni mahcup etmeyeceğim.’ Ben yaşça ondan büyüktüm, çocuğun adı Capdevilla’ydı. Heyecanlanmıştı, beceremeyeceğinden korkuyordu.”
Sanfilippo mayonez şişelerinin olduğu yeri işaret ederek anlatmayı sürdürdü:
“Topu tam oraya yerleştirdi.”
Etraftaki müşteriler nefeslerini tutmuş, bizi izliyordu.
“Top defansın ortasında oynayan adamların arkasına düştü. Hemen fırladım fakat biraz uzağa gitmişti. Şu pirinç torbalarının durduğu yere, görüyor musun?”
Alt sıradaki rafı gösteriyordu. Sonra yepyeni lacivert takım elbisesine, gıcır gıcır cilalı ayakkabılarına aldırış etmeden bir tavşan gibi fırladı. “…güm diye bir çaktım topa!”
Sol ayağıyla vurmuştu. Otuz yıl önce kalenin bulunduğu, şimdi kasanın durduğu yöne doğru çevirdik bakışlarımızı… Hepimiz topun kaleye girişini görür gibiydik. Tam pillerin ve tıraş bıçaklarının dizili olduğu yerden girmişti.
Sanfilippo sevinçle kollarını havaya kaldırdı. Müşteriler ve kasiyer kızlar coşkuyla alkışlıyordu. Neredeyse hüngür hüngür ağlayacaktım. O zamanlar Nene takma adıyla bilinen Sanfilippo, 1962’deki golü yeniden atmıştı, sırf ben göreyim diye… (Osvaldo Soriano)
--
Gölgede ve Güneşte Futbol, Eduardo Galeano
